Sahaf

Bölüm 15

Bölüm 15

... size karşı bağırsaklarımı, içlerindeki pisliğe varıncaya dek deşip açtığımdan beri. Berbat ettiğim hayatımı artık kimse yamayıp bir araya getiremez ... muhterem Hollanda hükümetine boşuna hizmet etmişim işte ... emekli maaşı uçtu gitti, Avrupa'ya zavallı bir köpek gibi dönüyorum ... bir tabutun ardından inleyip sızlanan bir köpek ... insan uzun süre cezasız kalarak amok koşamaz, sonunda yine de yere serer insanı, ve umarım yakında sonum gelir ... Hayır, teşekkür ederim beyefendi, nazik ziyaretiniz için ... kabinde dostlarım var zaten ... birkaç güzel, eski şişe viski, kimi zaman avuturlar beni, bir de o zamanki dostum, ne yazık ki vaktinde başvurmadığım, sadık Browning'im ... ne de olsa bütün o laf kalabalığından daha çok yardımı dokunur ... Rica ederim, zahmet etmeyin ... insana kalan tek insan hakkı şu değil mi: istediği gibi geberebilmek ... hem de el yardımına bulaşmadan, rahat bırakılarak.»

Bana bir kez daha alaylı ... evet, meydan okurcasına baktı, ama sezdim ki: yalnızca utançtı bu, sınırsız bir utanç. Sonra omuzlarını büzdü, selam bile vermeden döndü ve tuhaf bir biçimde yan yan, ayaklarını sürüyerek, artık aydınlanmış güvertenin üzerinden kabinlere doğru yürüdü. Onu bir daha görmedim. O gece de, ertesi gece de her zamanki yerinde boşuna aradım. Ortadan kaybolmuştu; eğer bu arada yolcular arasında, kolunda matem bandı taşıyan bir başkası gözüme çarpmasaydı, bütün bunları bir rüya ya da düşsel bir görüntü sanırdım. Bu, Hollandalı bir büyük tüccardı; bana doğrulandığına göre, karısını daha yeni bir tropik hastalıktan yitirmişti. Onu ciddi ve acılı, ötekilerden uzakta bir aşağı bir yukarı dolaşırken görüyordum; en gizli derdini biliyor oluşum düşüncesi içime esrarlı bir çekingenlik veriyordu: yanımdan her geçişinde bir yana sapıyor, kendi kaderi hakkında ondan daha çoğunu bildiğimi bir tek bakışla bile ele vermemeye çalışıyordum.

*   *   *   *   *

Napoli limanında işte o tuhaf kaza yaşandı; anlamını, o yabancının anlattığı öyküde bulduğumu sanıyorum. Yolcuların çoğu akşam karaya çıkmıştı; ben de operaya, ardından Via Roma'daki o aydınlık kahvelerden birine gitmiştim. Bir sandalla vapura dönerken, daha o sırada birkaç kayığın meşaleler ve asetilen lambalarıyla gemiyi arar gibi çevresinde dolandığı dikkatimi çekti; yukarıda, karanlık küpeştede ise karabinierilerle jandarmanın esrarlı bir gidip gelişi vardı. Bir tayfaya ne olduğunu sordum. Öyle bir kaçamak yanıt verdi ki, susmaları için emir verildiği hemen anlaşılıyordu; ertesi gün de, gemi yeniden uslu uslu ve hiçbir olay izi taşımadan Cenova'ya doğru yol alırken, gemide hiçbir şey öğrenilemedi. O sözde kazayı, Napoli limanındaki kazayı, ancak sonradan İtalyan gazetelerinde, romantik süslemelerle bezenmiş halde okudum. Yazdıklarına göre o gece, yolcuları bu görüntüyle tedirgin etmemek için tenha bir saatte, Hollanda sömürgelerinden gelen soylu bir hanımın tabutu gemiden bir kayığa indirilecekti; tam kocasının huzurunda ip merdivenden aşağı sarkıtılırken, yüksek küpeşteden ağır bir şey aşağı yuvarlandı ve tabutu, onu birlikte indiren taşıyıcılarla kocayı da alıp derinliklere sürükledi. Bir gazete, merdivenlerden aşağı, ip merdivenin üstüne atlayanın bir deli olduğunu ileri sürüyordu; bir başkası ise işi yumuşatarak, merdivenin aşırı ağırlık altında kendiliğinden koptuğunu söylüyordu: her halükârda vapur şirketi, işin gerçek yüzünü örtbas etmek için elinden geleni yapmışa benziyordu. Taşıyıcılarla ölen kadının kocasını kayıklarla sudan çıkarmak hayli güç oldu; kurşun tabutsa hemen dibe indi ve bir daha çıkarılamadı. Aynı sırada bir başka küçük haberde, kırk yaşlarında bir adamın cesedinin limanda kıyıya vurduğunun kısaca anılması ise, kamuoyu açısından o romantik biçimde aktarılan kazayla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünüyordu; ama o baştan savma satırı okur okumaz, sanki kâğıt sayfanın ardından, parıldayan gözlük camlarıyla o ay gibi beyaz yüz bir kez daha hayalet gibi gözlerime dikilmiş gibi geldi bana.