Sahaf

Bölüm 14

14

dedi ... son derece, son derece ürkek bir sesle ... »İşte o

Yerimden sıçradım, anında anladım ve anında bu tanımadığım adama karşı baştan aşağı hırs, baştan aşağı sabırsızlık kesildim. Çünkü bakın, ne tuhaf ... bütün o ıstırabın ortasında, o arzu, korku ve telaş hummasının içinde >onu< tümüyle unutmuştum ... işin içinde bir de erkeğin olduğunu unutmuştum ... bu kadının sevdiği, bana esirgediğini ona tutkuyla verdiği adamı ... On iki, yirmi dört saat önce bu adamdan hâlâ nefret eder, onu paramparça edebilirdim ... Şimdiyse ... onu görmek için içimi nasıl bir açlığın kovaladığını size anlatamam, anlatamam ... onu ... sevmek için, çünkü kadın onu sevmişti.

Bir hamlede kapının yanındaydım. Orada genç, çok genç, sarışın bir subay duruyordu, çok beceriksiz, çok ince, çok solgun. Bir çocuğa benziyordu, öyle ... öyle dokunaklı bir gençlikte ... ve erkek olmaya, dik durmaya ... heyecanını gizlemeye çabalaması beni anında tarifsiz biçimde sarstı ... Kasketine elini götürürken ellerinin titrediğini hemen gördüm ... En çok onu kucaklamak isterdim ... çünkü bu kadına sahip olmuş adamın nasıl olmasını dilediysem tıpkı öyleydi ... ne bir baştan çıkarıcı, ne bir kibirli ... hayır, yarı çocuk, kadının kendini adadığı saf, sevecen bir varlık.

Genç adam önümde büsbütün ürkek duruyordu. Açgözlü bakışım, tutkulu sıçrayışım onu daha da şaşkına çevirdi. Dudağının üstündeki küçücük bıyık ele verircesine seğirdi ... bu genç subay, bu çocuk, hıçkırarak ağlamamak için kendini zorlamak zorunda kaldı.

»Bağışlayın,« dedi sonunda, »Hanımefendi'yi ... bir kez daha ... görmek isterdim.«

Farkında olmadan, hiç istemeden, kolumu onun, bu yabancının omzuna doladım, bir hastayı götürür gibi götürdüm onu. Bana şaşkınlıkla, sonsuz sıcak ve minnettar bir bakışla baktı ... daha o saniyede ikimizin arasında bu ortaklığımıza dair bir tür anlayış doğmuştu bile ... Ölünün yanına gittik ... Orada yatıyordu, bembeyaz, beyaz çarşaflar içinde -- yakınlığımın onu hâlâ bunalttığını sezdim ... bu yüzden geri çekildim ki onu kadınla yalnız bırakayım. Ağır ağır yaklaştı ... öyle seğiren, sürüklenen adımlarla ... omuzlarından gördüm, içinde bir şeyin nasıl eşelenip parçaladığını ... korkunç bir fırtınaya karşı yürüyen biri gibi ... gibi yürüyordu ... Ve birden yatağın önünde dizlerinin üstüne çöktü ... tıpkı benim çöktüğüm gibi.

Hemen ileri atıldım, onu kaldırdım ve bir koltuğa götürdüm. Artık utanmıyordu, ıstırabını hıçkırıklarla dışarı boşaltıyordu. Hiçbir şey söyleyemedim -- yalnızca elimle, farkında olmadan, onun sarı, çocuksu yumuşak saçlarını okşadım. Elimi tuttu ... çok yumuşak, ama yine de ürkek ... ve birden bakışının üzerime asıldığını hissettim ...

»Bana gerçeği söyleyin, Doktor,« diye kekeledi, »kendi canına mı kıydı?«

»Hayır,« dedim.

»Peki ... yani ... ölümünde ... birinin ... birinin suçu var mı?«

»Hayır,« dedim yine, oysa boğazımda ona haykırma isteği kabarıyordu: »Benim! Benim! Benim! ... Ve senin! ... İkimizin! Ve onun inadı, o uğursuz inadı!« Ama kendimi tuttum. Bir kez daha yineledim: »Hayır ... kimsenin suçu yok ... bir alın yazısıydı bu!«

»Buna inanamıyorum,« diye inledi, »inanamıyorum. Daha evvelsi gün balodaydı, gülümsüyordu, bana el sallıyordu. Bu nasıl olabilir, bu nasıl olabildi?«

Uzun bir yalan anlattım. Ona da sırrını açmadım. O günler boyunca iki kardeş gibi konuştuk, bizi birbirimize bağlayan o duygunun ışığıyla aydınlanmışçasına ... birbirimize itiraf etmediğimiz, ama her birimizin ötekinde sezdiği o duygu: bütün hayatımızın bu kadına bağlı olduğu duygusu ... Bazen boğazımı tıkayarak dudaklarıma dayanıyordu, ama sonra dişlerimi sıkıyordum -- kadının ondan bir çocuk taşıdığını hiç öğrenmedi ... o çocuğu, kendi çocuğunu öldürmem gerektiğini, kadının da onu kendiyle birlikte uçuruma sürüklediğini ... Yine de o günlerde yalnızca ondan söz ettik, ben onun evinde saklanırken ... çünkü -- size söylemeyi unutmuştum -- beni arıyorlardı ... Kadının kocası gelmişti, tabut çoktan kapanmışken ... rapora inanmak istemiyordu ... insanlar bir şeyler fısıldıyordu ... ve beni arıyordu ... Ama onu görmeye dayanamıyordum, kadının onun yüzünden acı çektiğini bildiğim o adamı ... saklandım ... dört gün evden çıkmadım, ikimiz de evden çıkmadık ... kadının sevgilisi bana sahte bir adla bir gemi yeri ayırtmıştı ki kaçabileyim ... bir hırsız gibi geceleyin güverteye süzüldüm, kimse beni tanımasın diye ... Neyim var neyim yoksa hepsini geride bıraktım ... bu yedi yılın tüm emeğiyle birlikte evimi, malım mülküm, her şey isteyene açık duruyor ... ve hükümetteki beyler beni çoktan görevden silmişlerdir herhalde, izinsiz görev yerimi terk ettiğim için ... Ama artık o evde, o kentte yaşayamazdım ... her şeyin bana onu hatırlattığı o dünyada ... bir hırsız gibi kaçtım geceleyin ... yalnızca ondan kaçabilmek için ... yalnızca unutabilmek için ...

Ama ... gemiye çıkarken ... geceleyin ... gece yarısı ... dostum benimleydi ... işte ... işte ... tam o sırada vinçle bir şey çekiyorlardı yukarı ... dört köşe, kapkara ... onun tabutu ... duyuyor musunuz: onun tabutu ... ben onu nasıl kovaladıysam, o da beni buraya dek kovaladı ... ve orada öylece durmak, kendimi yabancı göstermek zorunda kaldım, çünkü o, kadının kocası da oradaydı ... tabutu İngiltere'ye götürüyor ... belki orada bir otopsi yaptırmak istiyor ... onu kendine kaptı ... şimdi yine ona ait ... artık bize değil, bize ... ikimize ... Ama ben hâlâ buradayım ... son saate dek onunla gidiyorum ... o, hiçbir zaman öğrenmeyecek, öğrenemez ... onun sırrını her türlü girişime karşı savunmasını bileceğim ... onu ölüme sürükleyen o alçağa karşı ... Hiçbir şey, hiçbir şey öğrenmeyecek ... onun sırrı benim, yalnızca benim ...

Şimdi anlıyor musunuz ... şimdi anlıyor musunuz ... neden insanların yüzüne bakamadığımı ... kahkahalarını duyamadığımı ... flört edip çiftleşirlerken ... çünkü orada aşağıda ... aşağıda ambarda, çay balyalarıyla Brezilya cevizleri arasında istiflenmiş duruyor o tabut ... Oraya gidemem, ambar kilitli ... ama onu bütün duyularımla biliyorum, her saniye biliyorum ... burada vals, tango çalsalar bile ... aptalca elbette, şu deniz milyonlarca ölünün üstünden akıyor, basılan her karış toprakta bir ceset çürüyor ... ama yine de dayanamıyorum, dayanamıyorum, maskeli balolar verip o kösnül kahkahaları atmalarına ... şu ölü kadın, onu hissediyorum, benden ne istediğini biliyorum ... biliyorum, daha bir görevim var ... daha bitirmedim ... onun sırrı daha kurtarılmadı ... beni daha serbest bırakmıyor ...«

*    *    *    *    *

Geminin orta yerinden sürüne sürüne adımlar, şapırtılı sesler geldi: Tayfalar güverteyi ovmaya başlamıştı. Suçüstü yakalanmış gibi sıçradı: paramparça yüzüne ürkek bir ifade yerleşti. Ayağa kalktı ve mırıldandı: »Gidiyorum artık ... gidiyorum.«

Ona bakmak bir işkenceydi: harap olmuş bakışı, içkiden mi gözyaşından mı kızarmış şişkin gözleri. İlgimden kaçındı: o sinmiş halinden bir utanç sezdim, kendini bana, bu geceye ele vermiş olmanın sonsuz utancını. Elimde olmadan dedim ki:

»Öğleden sonra kabininize gelebilir miyim acaba ...«

Bana baktı -- alaycı, sert, sinik bir çizgi dudaklarını gerdi, kötücül bir şey her sözcüğü itip eğip büküyordu.

»Ha ... şu sizin o meşhur yardım etme göreviniz ... ha ... O ilkeyle beni güzelce konuşturdunuz ya. Ama yok, beyefendi, teşekkür ederim. Sakın şimdi içimin rahatladığını sanmayın,