Sahaf

Bölüm 2

İkinci Bölüm

... öylece ne kadar durdum, yoksa yalnızca birkaç dakika mıydı bilmiyorum: bir inip bir kalkarak, geminin o uçsuz bucaksız beşiği beni zamanın ötesine salladı. Yalnızca, içime bir yorgunluğun çöktüğünü duyumsuyordum, bir haz gibi bir yorgunluk. Uyumak, düş görmek istiyordum, ama yine de bu büyüden kopmak, aşağıya, tabutuma inmek istemiyordum. Elimde olmadan, ayağımla altımda bir halat yığını yokladım. Oturdum; gözlerim kapalıydı, ama yine de karanlıkla dolu değildi, çünkü kapaklarımın üzerinden, benim üzerimden o gümüş parıltı akıyordu. Aşağıda suların usulca çağıldadığını duyuyordum, yukarıda ise bu dünyanın o beyaz ırmağını, işitilmez bir sesle. Ve yavaş yavaş bu çağıltı kanıma yayıldı: artık kendimi duyumsamıyordum, bu soluğun benim mi olduğunu, yoksa geminin uzaktan vuran yüreğinin mi olduğunu bilmiyordum; akıyordum, gece yarısı dünyasının o dinmek bilmez çağıltısı içinde eriyip akıyordum.

* * * * *

Tam yanı başımda, kuru, hafif bir öksürük beni yerimden sıçrattı. Neredeyse sarhoş düşlerimden irkilerek çıktım. O ana dek kapalı duran kapaklarımın üzerine vuran beyaz ışıktan kamaşmış gözlerim el yordamıyla açıldı: tam karşımda, küpeştenin gölgesinde bir gözlüğün yansıması gibi bir şey parıldadı, derken kalın, yuvarlak bir kıvılcım kızardı, bir pipo közü. Oturduğumda yalnızca aşağıya, köpüklü pruva kesiğine ve yukarıya, Güney Haçı'na bakmıştım; öyle ki, bunca zamandır hiç kıpırdamadan burada oturmuş olması gereken bu komşuyu hiç fark etmemiştim. Duyularım hâlâ uyuşukken, elimde olmadan Almanca, »Affedersiniz!« dedim. »Aa, rica ederim...« diye yanıtladı karanlıktan bir ses, Almanca.

Bu sessiz yan yana oturuşun, görünmeyen birinin tam yanında karanlıkta oturmanın ne denli tuhaf ve ürpertici olduğunu anlatamam. Elimde olmadan, bu insanın da tıpkı benim ona baktığım gibi dik dik bana baktığı duygusuna kapıldım: ama üzerimizdeki ışık, o beyaz titreşerek taşan ışık öyle güçlüydü ki, hiçbirimiz ötekinden gölgedeki silinik çizgiden başka bir şey göremiyordu. Yalnızca soluğunu ve piposunu fışıltıyla çekişini duyar gibiydim.

Suskunluk dayanılmazdı. En çok da kalkıp gitmek isterdim, ama bu fazla ters, fazla ani görünürdü. Sıkıntıdan bir sigara çıkardım. Kibrit cızırdadı, bir saniye boyunca ışık o dar mekânın üzerinde titreşti. Gözlük camlarının ardında, gemide hiç görmediğim, hiçbir yemekte, hiçbir gezintide rastlamadığım yabancı bir yüz gördüm; ister ani alevin gözlerimi acıtmasındandı, ister bir sanrıydı: yüz korkunç çarpılmış, karanlık ve cin gibi görünüyordu. Ama ayrıntıları açıkça seçemeden, karanlık o bir an aydınlanan çizgileri yeniden yuttu; yalnızca bir karaltının silüetini gördüm, karanlığa karanlık olarak bastırılmış, arada bir de boşlukta piponun çepeçevre kıpkırmızı ateş halkasını. Kimse konuşmuyordu; ve bu suskunluk, tropik hava gibi boğucu ve bunaltıcıydı.

Sonunda dayanamadım. Ayağa kalktım ve kibarca »İyi geceler« dedim.

»İyi geceler,« diye yanıtladı karanlıktan bir ses; boğuk, sert, paslanmış bir ses.

Halat donanımının arasından, direklerin yanından güçlükle, sendeleyerek ilerledim. Derken arkamdan bir ayak sesi duyuldu, telaşlı ve kararsız. Az önceki komşuydu. Elimde olmadan durdum. Pek yaklaşmadı; karanlığın içinden, adımlarının tarzında bir tür korku ve sıkıntı sezdim.

»Bağışlayın,« dedi sonra aceleyle, »size bir ricada bulunacağım. Ben... ben...« -- kekeledi ve sıkıntıdan hemen devam edemedi -- »benim... burada inzivaya çekilmek için özel... bütünüyle özel nedenlerim var... bir yas... gemideki topluluktan kaçıyorum... Sizi kastetmiyorum... hayır, hayır... Yalnızca şunu rica edecektim... beni burada gördüğünüzü gemide kimseye söylemezseniz bana büyük bir iyilik etmiş olursunuz... Bunlar... deyim yerindeyse, şu an insanların arasına karışmamı engelleyen özel nedenler... evet... işte... birinin burada geceleyin... benim... böyle olduğumdan söz etmeniz beni utandırır...« Sözcük yine boğazına takıldı. Dileğini yerine getireceğime aceleyle güvence vererek şaşkınlığını çabucak giderdim. Birbirimize elimizi uzattık. Sonra kamarama döndüm ve donuk, tuhaf biçimde altüst olmuş, imgelerle karmakarışık bir uykuya daldım.

* * * * *

Sözümü tuttum ve bu tuhaf karşılaşmadan gemide kimseye söz etmedim, gerçi baştan çıkma az değildi. Çünkü bir deniz yolculuğunda en küçük şey bile bir olay olup çıkar: ufuktaki bir yelken, suya zıplayan bir yunus, yeni keşfedilmiş bir flört, gelip geçen bir şaka. Üstelik bu sıradışı yolcu hakkında daha çoğunu öğrenme merakı içimi kemiriyordu: ona ait olabilecek bir ad bulmak için yolcu listesini didik didik ettim, onunla bir ilişkisi olabilir mi diye insanları süzdüm: bütün gün sinirli bir sabırsızlık beni esir aldı ve aslında yalnızca akşamı, ona yeniden rastlayıp rastlamayacağımı bekliyordum. Çözülmemiş ruhsal şeyler benim üzerimde adeta tedirgin edici bir güce sahiptir; bağlantıların izini sürmek beni iliklerime dek kışkırtır, ve tuhaf insanlar yalnızca varlıklarıyla içimde bir bilme tutkusu tutuşturabilirler ki bu, bir kadını elde etme tutkusundan pek de geri kalmaz. Gün bana uzadı ve parmaklarımın arasında bomboş ufalanıp döküldü. Erkenden yatağa uzandım: biliyordum, gece yarısı uyanacaktım, bir şey beni uyandıracaktı.

Ve gerçekten de: dün ile aynı saatte uyandım. Saatin radyumlu kadranında iki ibre, parlayan tek bir çizgide üst üste gelmişti. Aceleyle, boğucu kamaradan daha da boğucu geceye çıktım.

Yıldızlar dünkü gibi ışıldıyor, titreşen geminin üzerine dağınık bir ışık döküyordu; tepede Güney Haçı alev alev yanıyordu. Her şey dünkü gibiydi -- tropiklerde günler, geceler bizim enlemlerimizdekinden daha ikiz gibidir -- yalnızca içimde dünkü o yumuşak, taşan, düşsel salınış yoktu. Bir şey beni çekiyor, kafamı karıştırıyordu, ve nereye çektiğini biliyordum: omurganın oradaki o kara halat yumağına doğru, o esrarengiz adam yine orada kımıltısızca oturuyor mu diye. Yukarıdan gemi çanı vurdu. Bu beni yerimden kopardı. Adım adım, istemeye istemeye ama yine de çekilerek kendimi bıraktım. Daha pruvaya varmamıştım ki, orada birden kırmızı bir göz gibi bir şey kızardı: pipo. Demek oradaydı.

Elimde olmadan irkilerek geri çekildim ve durdum. Bir sonraki an gidecektim. Tam o sırada karşıda, karanlıkta bir kıpırtı oldu, bir şey ayağa kalktı, iki adım attı, ve birden tam önümde onun sesini duydum, kibar ve ezik.

»Bağışlayın,« dedi, »besbelli yine yerinize dönmek istiyorsunuz, ve beni görünce geri kaçtınız gibi geldi bana. Lütfen, oturun siz; ben zaten gidiyordum.«

Ben de hemen ona, kalması gerektiğini, yalnızca onu rahatsız etmemek için geri çekildiğimi söylemeye koştum. »Beni rahatsız etmiyorsunuz,« dedi belli bir acılıkla, »tam tersine, bir kez olsun yalnız olmamaktan memnunum. On gündür tek söz etmedim... aslında yıllardır etmedim... ve şimdi bu öyle güç geliyor ki, belki de tam da her şeyi içine yutmaktan insan boğulduğu için... Artık kamarada oturamıyorum, o... o tabutta... artık yapamıyorum... ve insanlara da yine katlanamıyorum, çünkü bütün gün gülüyorlar... Şu an buna katlanamıyorum... kamaraya kadar duyuyorum onu ve kulaklarımı tıkıyorum... elbette, bilmiyorlar ki... işte bilmiyorlar, ve sonra, yabancıları ne ilgilendirir ki...«

Yine durakladı. Sonra apansız ve telaşla, »Ama sizi rahatsız etmek istemem... gevezeliğimi bağışlayın,« dedi.

Eğilip selam verdi ve gitmek istedi. Ama ben ısrarla karşı çıktım.