Bölüm 3
Bölüm 3
»Beni hiç rahatsız etmiyorsunuz. Ben de burada birkaç sakin söz edebildiğime sevindim... Bir sigara alır mısınız?«
Bir tane aldı. Ben yaktım. Yüzü yine, titrek bir alevle, geminin siyah küpeştesinden sıyrılıp ayrıldı, ama bu kez tümüyle bana dönüktü: gözlüğünün ardındaki gözler yüzümü araştırıyordu, açgözlülükle ve çılgın bir şiddetle. İçimi bir ürperti kapladı. Bu adamın konuşmak istediğini, konuşmak zorunda olduğunu sezdim. Ve ona yardım edebilmek için susmam gerektiğini biliyordum.
Yine oturduk. Orada, bana sunduğu ikinci bir şezlong vardı. Sigaralarımız parıldıyordu ve onunkinin ışık halkasının karanlıkta nasıl tedirgin titrediğine bakarak elinin titrediğini gördüm. Ama ben sustum, o da sustu. Sonra ansızın sesi alçak bir tonla sordu:
»Çok yorgun musunuz?«
»Hayır, hiç değil.«
Karanlıktan gelen ses yine duraksadı. »Size bir şey sormak istiyorum... yani, size bir şey anlatmak istiyorum. Biliyorum, çok iyi biliyorum, karşılaştığım ilk insana böyle başvurmanın ne kadar saçma olduğunu, ama... ben... korkunç bir ruhsal durumdayım... öyle bir noktaya geldim ki birisiyle konuşmam mutlaka gerekiyor... yoksa mahvolurum... Anlatınca anlayacaksınız zaten... evet, size anlatınca... Biliyorum, bana yardım edemeyeceksiniz... ama bir bakıma bu suskunluktan hastayım... ve hasta bir insan başkalarının gözünde hep gülünçtür...«
Sözünü kestim ve kendine eziyet etmemesini rica ettim. Bana yalnızca anlatsındı... ona elbette hiçbir şey vaat edemezdim, ama insanın hiç değilse gönüllü olduğunu sunma yükümlülüğü vardı. İnsan birini bir sıkıntı içinde görünce, yardım etme yükümlülüğü doğardı doğal olarak...
»Yükümlülük... gönüllülüğünü sunma yükümlülüğü... denemeye girişme yükümlülüğü... Demek siz de öyle düşünüyorsunuz, siz de, insanın bir yükümlülüğü olduğunu... gönüllülüğünü sunma yükümlülüğü.«
Bu cümleyi üç kez yineledi. Bu donuk, inatçı yineleme biçimi içime korku saldı. Bu adam deli miydi? Sarhoş muydu?
Ama sanki bu kuşkuyu dudaklarımla yüksek sesle dile getirmişim gibi, birden bambaşka bir sesle dedi ki: »Belki beni deli ya da sarhoş sanıyorsunuz. Hayır, değilim, henüz değilim. Yalnızca söylediğiniz o sözcük bana öyle tuhaf dokundu ki... öyle tuhaf, çünkü tam da şimdi beni kıvrandıran şey o, yani insanın bir yükümlülüğü olup olmadığı... yükümlülük...«
Yine kekelemeye başladı. Sonra birden sustu ve yeni bir sarsıntıyla baştan başladı.
»Ben doktorum, biliyorsunuz. Ve sık sık böyle vakalar olur, böyle uğursuz... evet, diyelim ki sınır vakaları, insanın bir yükümlülüğü olup olmadığını bilemediği... çünkü tek bir yükümlülük yoktur ki, ötekine karşı olanı, ama bir de kendine karşı olanı ve devlete karşı olanı ve bilime karşı olanı vardır... Yardım edilmeli, elbette, insan bunun için vardır zaten... ama böyle ilkeler her zaman yalnızca kuramsaldır... İnsan ne kadar yardım etmeli peki?... İşte siz, yabancı bir insansınız, ben de size yabancıyım ve sizden, beni gördüğünüzü kimseye söylemeyip susmanızı rica ediyorum... peki, susuyorsunuz, bu yükümlülüğü yerine getiriyorsunuz... Sizden benimle konuşmanızı rica ediyorum, çünkü suskunluğumdan geberiyorum... beni dinlemeye hazırsınız... peki... Ama bu kolay işte... Ama sizden beni yakalayıp denize atmanızı rica etseydim... işte o zaman iyilikseverlik, yardıma hazır oluş son bulurdu. Bir yerde biter ya bu... insanın kendi yaşamıyla, kendi sorumluluğuyla başladığı yerde... bir yerde bitmeli ya bu... bir yerde bu yükümlülük de sona ermeli... Yoksa belki de tam doktorda sona ermesine izin verilmemeli mi? Sırf üzerinde Latince sözcükler yazan bir diploması var diye bir kurtarıcı, herkesin elinden tutan biri mi olmalı, gerçekten kendi yaşamını fırlatıp atmalı ve kanına su mu katmalı, biri çıkıp da... biri çıkıp da soylu, yardımsever ve iyi olmasını istiyor diye? Evet, yükümlülük bir yerde sona erer... insanın artık yapamadığı yerde, tam da orada...«
Yine durdu ve kendini toparladı.
»Bağışlayın... hemen böyle heyecanla konuşuyorum... ama sarhoş değilim... henüz sarhoş değilim... bu da artık sık sık başıma geliyor, size açıkça itiraf ediyorum, bu cehennemî yalnızlıkta... Bir düşünün, yedi yıl boyunca neredeyse yalnızca yerlilerin ve hayvanların arasında yaşadım... böyle olunca insan sakin konuşmayı unutuyor. Sonra bir ağzını açtın mı, hemen taşıveriyor... Ama durun... evet, biliyorum işte... size bir şey sormak istiyordum, size öyle bir vaka sunmak istiyordum, yardım etme yükümlülüğü var mı diye... öyle melekçe, tertemiz bir biçimde yardım etmek, insanın... Üstelik korkarım uzun sürecek. Gerçekten yorgun değil misiniz?«
»Hayır, hiç değil.«
»Ben... teşekkür ederim... Almıyor musunuz?«
Arkasında bir yerde karanlığı yokladı. Bir şeyler birbirine çarpıp şangırdadı, iki, üç, her halükârda yanına dizdiği birkaç şişe. Bana bir kadeh viski uzattı, ben hafifçe yudumlarken o kendininkini bir hamlede dikti. Bir an aramıza suskunluk çöktü. Derken çan vurdu: on iki buçuk.
* * * * *
»Şey... size bir vaka anlatmak istiyorum. Diyelim ki bir doktor, bir... daha küçük bir kentte... ya da aslında taşrada... bir doktor ki... bir doktor ki...«
Yine takıldı. Sonra birden koltuğunu bana doğru çekti.
»Böyle olmuyor. Size her şeyi doğrudan, baştan anlatmalıyım, yoksa anlamazsınız... Bu, bu bir örnek, bir kuram olarak geliştirilemez... size kendi vakamı anlatmalıyım. Burada utanma yok, gizleme yok... insanlar benim önümde de çırılçıplak soyunup yaralarını, sidiklerini, dışkılarını gösterirler... Yardım edilmesini isteyen biri lafı dolandırmamalı, hiçbir şeyi gizlememeli... Yani size efsanevî bir doktorun vakasını anlatmayacağım... çırılçıplak soyunup diyorum ki: ben... Utanmayı bu pis yalnızlıkta unuttum, insanın ruhunu kemiren ve belindeki iliği emip kurutan bu lanet ülkede.«
Bir hareket yapmış olmalıyım, çünkü sözünü kesti.
»Ah, itiraz ediyorsunuz... anlıyorum, Hindistan'a hayransınız, tapınaklara, palmiye ağaçlarına, iki aylık bir yolculuğun bütün o romantizmine. Evet, tropikler öyle büyüleyicidir, insan onları trenle, otomobille, çekçekle dolaşıp geçerken: ben de yedi yıl önce ilk kez buraya geldiğimde başka türlü hissetmemiştim. Neler düşlemedim ki o zaman, dilleri öğrenmek ve kutsal kitapları aslından okumak, hastalıkları incelemek, bilimsel çalışmak, yerlilerin ruhunu derinlemesine kavramak istiyordum, Avrupa jargonuyla söylendiği gibi, insanlığın, uygarlığın bir misyoneri olmak. Buraya gelen herkes aynı düşü görür. Ama oradaki o görünmez cam fanusun içinde insanın gücü tükenir, humma, ne kadar kinin tıkınırsan tıkın yine de yakalanırsın, iliğine işler, gevşersin ve tembelleşirsin, yumuşarsın, bir denizanasına dönersin. Bir Avrupalı olarak, büyük kentlerden uzaklaşıp böyle lanet bir bataklık istasyonuna geldin mi, bir bakıma kendi gerçek özünden kopuyorsun: er ya da geç herkesin bir çatlağı oluyor, kimi içkiye veriyor kendini, kimi afyon çekiyor, kimi de döver durur, canavara döner, herkese deliliğin bir kurşunu isabet ediyor. İnsan Avrupa'ya hasret çeker, yeniden bir gün bir cadde boyunca yürümeyi, aydınlık taş bir odada beyaz insanlar arasında oturmayı düşler, yıllar yılı bunu düşler, sonra izne çıkabileceği zaman gelip çattığında gitmeye çoktan üşenir olmuştur. Bilir ki ötede unutulmuştur, yabancıdır, bu denizde herkesin üstüne bastığı bir midyedir. Böylece kalır ve bu sıcak, ıslak ormanlarda bataklaşır, çürür gider. Lanet bir...