Saaf

Bölüm 10

Bölüm 10

... çıplak sırt. Onun gittiğini kavrayana dek bir saniye geçti ... bu akşam, kurtuluşun bu son akşamı onu bir daha göremeyeceğimi, bir daha konuşamayacağımı kavrayana dek ... bir an öylece donakaldım, ta ki kavrayana dek ... sonra ... sonra ...

Ama durun ... durun ... yoksa yaptığım şeyin anlamsızlığını, ahmaklığını anlayamazsınız ... önce size o salonu baştan aşağı betimlemeliyim ... Hükümet binasının büyük salonuydu, ışıklarla apaydınlık ve neredeyse bomboş, o devasa salon ... çiftler dansa gitmişti, beyler oyuna ... yalnızca köşelerde birkaç küme fısıldaşıyordu ... salon yani bomboştu, her hareket göze çarpıyor, keskin ışıkta apaçık görülüyordu ... işte bu kocaman, geniş salonu, yüksek omuzlarıyla yavaş ve hafif adımlarla geçti; ara sıra o tarifsiz duruşuyla bir selamı karşılıyordu ... bende öyle hayranlık uyandıran o muhteşem, buz kesmiş, mağrur dinginlikle ... Ben ... ben geride kalmıştım, söyledim ya size, onun gittiğini kavramadan önce âdeta felç olmuştum ... ve sonra, kavradığımda, o çoktan salonun öbür ucunda, tam kapının önündeydi ... İşte ... ah, bunu düşünmek bugün bile utandırıyor beni ... işte o an birden içime bir şey saplandı ve koştum, -- duyuyor musunuz: koştum ... yürümedim, gümbürdeyen, yüksek sesle yankılanan ayakkabılarımla koştum, salonun ortasından onun ardından ... Adımlarımı duyuyordum, bütün bakışların şaşkınlıkla bana çevrildiğini görüyordum ... utançtan yerin dibine geçebilirdim ... daha koşarken bu çılgınlığın farkındaydım ... ama yapamazdım ... artık geri dönemezdim ... Kapının yanında ona yetiştim ... Döndü ... gözleri gri bir çelik gibi içime saplandı, burun kanatları öfkeden titriyordu ... tam kekelemeye başlayacaktım ki ... işte ... işte o an birden bir kahkahayla güldü ... berrak, kaygısız, içten bir kahkaha, ve yüksek sesle ... herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle dedi ki ... »Ah, Doktor, oğlumun reçetesi ancak şimdi mi aklınıza geldi ... evet, şu bilim adamları ...« Yakında duran birkaç kişi de iyi niyetle güldü ... anladım, durumu kurtardığı o ustalık karşısında sendeledim ... cüzdanıma uzandım ve bloktan boş bir yaprak kopardım, o da bunu umursamazca aldı, sonra ... bir kez daha soğuk, teşekkür eden bir gülümsemeyle ... gitti ... İlk saniyede içim rahatladı ... çılgınlığımın onun ustalığıyla telafi edildiğini, durumun kazanıldığını gördüm ... ama hemen şunu da biliyordum ki benim için her şey kaybedilmişti, bu kadın o ateşli budalalığım yüzünden benden nefret ediyordu ... ölümden beter nefret ediyordu ... artık yüz kez, yüz kez kapısına gelsem de beni bir köpek gibi kovacaktı.

Salonu sendeleyerek geçtim ... insanların bana baktığını fark ettim ... her halde tuhaf bir görünüşüm olmalıydı ... Büfeye gittim, peş peşe iki, üç, dört kadeh konyak içtim ... bu beni yere yığılmaktan kurtardı ... sinirlerim artık dayanamıyordu, sanki kopmuş gibiydiler ... Sonra bir yan kapıdan, bir suçlu gibi gizlice sıvıştım ... Dünyanın hiçbir saltanatı karşılığında o salonu bir kez daha geçemezdim; onun kahkahası hâlâ tiz tiz bütün duvarlara yapışmıştı ... gittim ... nereye gittiğimi artık tam söyleyemiyorum ... birkaç meyhaneye girip körkütük sarhoş oldum ... uyanık olan ne varsa içip yok etmek isteyen biri gibi içtim ... ama ... duyularım bir türlü uyuşmadı ... o kahkaha içimde duruyordu, tiz ve kötücül ... o kahkahayı, o lanet kahkahayı bir türlü bastıramadım ... Sonra bir süre limanda dolandım durdum ... tabancamı evde bırakmıştım, yoksa kendimi vururdum. Başka hiçbir şey düşünmüyordum, ve eve de bu düşünceyle döndüm ... yalnızca dolabın solundaki çekmecede, tabancamın durduğu o çekmece düşüncesiyle ... yalnızca bu tek düşünceyle.

Sonra kendimi vurmamış olmam ... yemin ederim size, bu korkaklık değildi ... çoktan kurulmuş soğuk horozu çekmek benim için bir kurtuluş olurdu ... ama bunu size nasıl açıklayayım ... içimde hâlâ bir görev duygusu vardı ... evet, o yardım etme görevi, o lanet görev ... beni hâlâ ona gerekebileceğim, ona gerektiğim düşüncesi çıldırtıyordu ... eve döndüğümde çoktan perşembe sabahıydı, ve cumartesi ... söyledim ya size ... cumartesi gemi geliyordu, ve bu kadının, bu kibirli, mağrur kadının kocasının, bütün dünyanın önünde bu rezilliğe dayanıp yaşayamayacağını biliyordum ... Ah, bu düşünceler beni nasıl da kıvrandırdı; anlamsızca harcanan o değerli zaman, zamanında yapılacak her yardımı boşa çıkaran o çılgın aceleciliğim yüzünden ... saatlerce, evet saatlerce, yemin ederim size, odanın içinde bir aşağı bir yukarı volta attım ve ona nasıl yaklaşabileceğimi, her şeyi nasıl telafi edebileceğimi, ona nasıl yardım edebileceğimi düşüne düşüne beynimi kemirdim ... çünkü artık beni evine almayacağı kesindi benim için ... o kahkaha hâlâ bütün sinirlerimdeydi, burun kanatlarındaki öfkenin o seğirmesi de ... saatlerce, gerçekten saatlerce o dar odanın üç metresini bir aşağı bir yukarı arşınladım ... gün doğmuştu bile, öğleye yaklaşmıştı bile ...

Ve birden kendimi masaya attım ... bir tomar mektup kâğıdı çekip çıkardım ve ona yazmaya başladım ... her şeyi yazmaya ... köpekçe inleyen bir mektup; onda ondan af diliyor, kendime deli, suçlu diyordum ... onda bana güvenmesi için yalvarıyordum ... bir saat içinde ortadan kaybolacağıma yemin ettim, kentten, sömürgeden, isterse: bu dünyadan ... yeter ki beni bağışlasın ve bana güvensin, o son, o en son saatte yardım edilmesine izin versin ... Yirmi sayfayı böyle hummayla karaladım ... bir hezeyandan fışkırmış gibi çılgın, tarifsiz bir mektup olmalıydı, çünkü masadan kalktığımda ter içinde kalmıştım ... oda sallanıyordu, bir bardak su içmem gerekti ... Ancak ondan sonra mektubu bir kez daha okumaya çalıştım, ama daha ilk sözcüklerde içime bir dehşet çöktü ... titreyerek katladım onu, bir zarfı çoktan elime almıştım ki ... Birden içimden bir şey geçti. Bir anda o gerçek, o belirleyici sözü buldum. Ve kalemi bir kez daha parmaklarımın arasına aldım ve son yaprağa şunu yazdım: »Burada, sahil otelinde bir af sözü bekliyorum. Saat yediye kadar yanıt alamazsam, kendimi vururum.«

Sonra mektubu aldım, bir boy çağırdım ve yazıyı hemen iletmesini buyurdum. Sonunda her şey söylenmişti -- her şey!«

*    *    *    *    *

Yanı başımızda bir şey şangırdayıp yuvarlandı. Sert bir hareketle viski şişesini devirmişti: elinin yerde onu el yordamıyla aradığını, sonra ani bir hamleyle kavradığını duydum: boşalmış şişeyi geniş bir yay çizerek küpeşteden denize fırlattı. Ses birkaç dakika sustu, sonra yine, eskisinden daha coşkun ve daha telaşlı, hummayla sürdü.

»Ben artık inançlı bir Hıristiyan değilim ... benim için ne cennet var ne cehennem ... ve eğer biri varsa da, ondan korkmuyorum, çünkü o, sabahtan akşama dek yaşadığım o saatlerden daha beter olamaz ... Küçük bir oda düşünün, güneşin altında sıcak, öğle kavurmasında gittikçe kızgınlaşan ... küçük bir oda, yalnızca bir masa, bir sandalye ve bir yatak ... Ve bu masanın üstünde bir saat ile bir tabancadan başka hiçbir şey yok, masanın önünde de bir insan ... durmadan bu masaya, saatin saniye ibresine bakmaktan başka bir şey yapmayan bir insan ... yemeyen, içmeyen, sigara içmeyen, kıpırdamayan bir insan ... durmadan yalnızca ... duyuyor musunuz: durmadan yalnızca, üç saat boyunca ... kadranın o beyaz dairesine ve küçük ibreye bakan, o ibre ki ti