Saaf

Bölüm 9

9

… Bana baktı … size anlatamam, nasıl baktığını … işte tıpkı bir doktorun bir hastaya baktığı gibi … «Bir sinir krizi, sevgili doktor,» dedi sonra, «bunu pekâlâ anlıyorum. Eh, bir çaresi bulunur elbet; ama bekleyin … diyelim dört hafta … önce yerinize birini bulmam gerek.» «Bekleyemem, bir gün bile,» diye yanıtladım. Yine o tuhaf bakış belirdi. «Olması gerek, doktor,» dedi ciddiyetle, «istasyonu doktorsuz bırakamayız. Ama size söz veriyorum, daha bugünden her şeyi yoluna koyacağım.» Dişlerimi sıkmış öylece durdum: ilk kez açıkça hissettim ki satılmış bir insandım, bir köleydim. İçimde her şey bir başkaldırıya doğru çoktan kenetlenmeye başlamıştı, ama o, o yağ gibi kaygan adam, benden önce davrandı: «İnsana yabancılaşmışsınız, doktor, bu da sonunda bir hastalığa dönüşür. Hepimiz şaştık kaldık, hiç buraya gelmediniz, hiç izin almadınız. Daha çok topluluğa, daha çok canlılığa ihtiyacınız var. Hiç değilse bu akşam gelin, bugün hükümette bir kabul var, bütün koloniyi orada bulursunuz, kimileri çoktandır sizinle tanışmak istiyordu, sık sık sizi sordular, buraya gelmenizi dilediler.»

Son sözler içimi bir anda söküp açtı. Beni mi sormuşlardı? Yoksa o muydu? Birden bambaşka biri olmuştum: hemen daveti için ona en nazik biçimde teşekkür ettim ve tam vaktinde geleceğime söz verdim. Ve gerçekten de vaktindeydim, hem de fazlasıyla vaktinde. Söylememe gerek var mı, sabırsızlığımın kovaladığı ben, hükümet binasının o büyük salonuna ilk gelen kişiydim; çıplak tabanlarıyla sekerek bir aşağı bir yukarı koşuşturan ve allak bullak bilincimde bana sanki arkamdan gülümseyen sarı uşaklarla sessizce çevriliydim. Çeyrek saat boyunca bütün o sessiz hazırlıkların ortasında tek Avrupalı bendim ve kendimle öylesine baş başaydım ki yelek cebimdeki saatin tıkırtısını duyuyordum. Sonunda birkaç hükümet memuru aileleriyle birlikte geldi, en sonunda Vali de geldi; beni uzunca bir söyleşiye çekti, ona istekle ve sanırım ustalıkla yanıt verdim, ta ki … ta ki birden, gizemli bir gerginliğe kapılıp bütün rahatlığımı yitirene ve kekelemeye başlayana dek. Sırtım salon kapısına dönük olduğu hâlde, bir anda hissettim ki içeri girmişti, orada olması gerekiyordu: bu ani kesinliğin beni neden böyle allak bullak edip yakaladığını size söyleyemem, ama daha Vali'yle konuşurken, sözlerinin tınısı hâlâ kulağımdayken, arkamda bir yerde onun varlığını duyumsadım. Bereket Vali söyleşiyi çok geçmeden bitirdi - yoksa sanırım birden sertçe arkama dönerdim, sinirlerimdeki o gizemli çekiş öylesine güçlü, arzum öylesine yakıcı biçimde kışkırtılmıştı. Ve gerçekten de, daha arkama döner dönmez, onu tam da duygumu farkında olmadan sezdiği o yerde apaçık gördüm. Sarı bir balo elbisesi içinde duruyordu; bu elbise onun ince, tertemiz omuzlarını donuk bir fildişi gibi öne çıkarıyordu; bir grubun ortasında çene çalıyordu. Gülümsüyordu, ama yine de bana yüzünde gergin bir çizgi varmış gibi geldi. Yaklaştım - ya beni göremiyordu ya da görmek istemiyordu - ve o ince dudaklarında hoş ve nazik titreyen bu gülümsemeye baktım. Ve bu gülümseme beni yeniden sarhoş etti, çünkü o … işte çünkü biliyordum ki yalandı, bir sanat ya da hünerdi, rol yapmanın ustalığıydı. Bugün çarşamba, diye geçti aklımdan, cumartesi kocasını getiren gemi gelecek … nasıl böyle gülümseyebiliyor, böyle … böyle güvenli, böyle kaygısız gülümseyip, yelpazeyi korkudan avucunda buruşturacağı yerde umursamazca elinde oynatabiliyor? Ben … ben, o yabancı … iki gündür o saatin korkusuyla tir tir titriyordum … ben, o yabancı, onun korkusunu, onun dehşetini duygunun bütün taşkınlığıyla birlikte yaşıyordum … oysa o baloya gidip gülümsüyordu, gülümsüyordu, gülümsüyordu …

Arkada müzik başladı. Dans başladı. Yaşlıca bir subay onu dansa kaldırmıştı; bir özürle çene çalan halkadan ayrıldı ve onun koluna girip öbür salona doğru, yanımdan geçerek yürüdü. Beni görür görmez yüzü birden zorlanmışçasına gerildi - ama yalnızca bir saniye, sonra nazik bir tanıyışla (ben daha selam verip vermemeye karar veremeden) rastlantıyla tanıdığı biriymişim gibi başını eğdi: «İyi akşamlar, doktor» dedi ve çoktan geçip gitmişti. O gri-yeşil bakışın ardında neyin gizli olduğunu kimse sezemezdi, ben de, ben bile bilmiyordum. Neden selam vermişti … neden şimdi birden beni tanımıştı? … Bu bir savunma mıydı, bir yakınlaşma mıydı, yoksa yalnızca şaşkınlığın getirdiği bir sıkılma mıydı? Geride nasıl bir heyecanla kaldığımı size betimleyemem; içimde her şey altüst olmuştu, patlamaya hazır biçimde sıkışmıştı, ve onu öyle görünce, subayın kolunda umursamazca vals yaparken, alnında kaygısızlığın o serin parıltısıyla - oysa biliyordum ki o … tıpkı benim gibi yalnızca onu … onu düşünüyordu … biz ikimiz burada baş başa korkunç bir sırrı paylaşıyorduk … ve o vals yapıyordu … işte o saniyelerde korkum, açgözlülüğüm ve hayranlığım her zamankinden daha çok tutkuya dönüştü. Beni biri gözledi mi bilmiyorum, ama davranışımla kendimi onun gizlendiğinden çok daha fazla ele verdiğim kesindi - başka bir yöne bakamıyordum işte, bakmam … evet, ona bakmam gerekiyordu, uzaktan o kapalı yüzünü emiyor, hatta çekiştiriyordum, maske bir saniyeliğine düşmek istemez mi diye. Ve o, bu sabit bakıştan rahatsız olmuş olmalıydı. Dansçısının kolunda geri yürürken, bir saniyenin şimşek ışığında bana baktı, keskin, buyurgan, âdeta yol gösterircesine: o günden tanıdığım kibirli öfkenin o küçük kırışığı yeniden, kötücülce gerildi alnının üzerinde.

Ama … ama … size söyledim ya … amok koşuyordum, ne sağıma ne soluma bakıyordum. Onu hemen anladım - bu bakış şu demekti: dikkat çekme! kendini tut! - biliyordum ki o … nasıl söylesem? … burada, herkese açık salonda benden davranışta bir ölçülülük istiyordu … anlıyordum ki şimdi evime gidersem, yarın onun tarafından kabul edileceğimden emin olabilirdim … onun yalnızca şimdi, yalnızca şimdi benim göze batan senli benli tavrıma maruz kalmaktan kaçınmak istediğini, beceriksizliğimden - hem de ne kadar haklı olarak - bir rezalet çıkmasından korktuğunu anlıyordum … Görüyorsunuz … her şeyi biliyordum, o buyurgan gri bakışı anlıyordum, ama … ama içimde fazlasıyla güçlüydü, onunla konuşmam gerekiyordu. Ve böylece sendeleyerek onun çene çalarak durduğu gruba doğru gittim; orada bulunanlardan yalnızca birkaçını tanımama rağmen, yalnızca onun konuşmasını duyma açlığıyla o gevşek halkanın ta dibine sokuldum, ama bakışı, yaslandığım keten perdelerden biriymişim ya da hafifçe kımıldattığı havaymışım gibi soğuk soğuk üzerimden kayıp geçtiğinde, hep ürkek ürkek, dövülmüş bir köpek gibi büzülüyordum. Ama duruyordum; onun bana söyleyeceği bir söze, bir anlaşma işaretine susamış olarak, çene çalmaların ortasında bir kütük gibi sabit bakışla durdukça duruyordum. Mutlaka çoktan göze batmış olmalıydı, mutlaka, çünkü kimse bana tek söz etmiyordu, ve o, benim gülünç varlığımdan ıstırap çekiyor olmalıydı.

Böyle ne kadar dururdum, bilmiyorum … belki bir sonsuzluk … iradenin bu büyüsünden kopup gidemiyordum ki. Beni felç eden de tam tamına öfkemin inadıydı … Ama o artık dayanamadı … birden, varlığının o muhteşem rahatlığıyla beylere döndü ve dedi ki: «Biraz yorgunum … bugün bir kez olsun erken yatmak istiyorum … İyi geceler!» … ve toplum içinde yabancılara özgü bir baş selamıyla çoktan yanımdan sıyrılıp geçti … alnındaki o yukarı çekilmiş kırışığı bir an daha gördüm, sonra yalnızca sırtını, o beyaz, ser