Bölüm 11
Bölüm 11
...seğirerek çemberini dönüp duran bir hayvan gibi ... İşte ... işte ... böyle geçirdim o günü, yalnızca bekleyerek, bekleyerek, bekleyerek ... ama nasıl bekleyerek ... tıpkı bir amok koşucusunun bir şey yaparken yaptığı gibi, anlamsızca, hayvanca, o çılgın, dosdoğru inatla.
Yok ... o saatleri size anlatmayacağım ... anlatılacak gibi değil ... insan bunu nasıl yaşayabilir, ben de artık anlamıyorum ... çıldırmadan ... çıldırmadan nasıl ... Neyse ... saat üçü yirmi iki dakika geçe ... tam olarak biliyorum, gözümü saatten ayırmıyordum çünkü ... birden kapı çalınıyor ... Yerimden fırlıyorum ... bir kaplanın avının üstüne atılması gibi fırlıyorum, tek hamlede bütün odayı geçip kapıya, ardına kadar açıyorum ... dışarıda ürkek, küçük bir Çinli oğlan duruyor, elinde katlanmış bir kâğıt, ben hırsla ona uzanırken o çoktan sıvışıp gözden kayboluyor.
Kâğıdı yırtarcasına açıyorum, okumak istiyorum ... ama okuyamıyorum ... Gözlerimin önünde her şey kıpkırmızı sallanıyor ... düşünün o azabı, sonunda, sonunda ondan bir söz aldım ... ve şimdi gözbebeklerimin önünde titreyip oynuyor ... Başımı suya daldırıyorum ... şimdi biraz daha berraklaşıyor ... Kâğıdı yeniden alıp okuyorum:
«Çok geç! Ama siz evde bekleyin. Belki sizi yine çağırırım.»
Buruşuk kâğıtta imza yok, eski bir ilan broşüründen koparılmış bir parça ... yoksa kararlı bir elin aceleyle çiziktirdiği, karmakarışık kurşunkalem izleri ... bu kâğıdın beni neden böylesine sarstığını bilmiyorum ... Ona bir dehşetten, bir gizden bir şey sinmişti, sanki bir kaçış sırasında, bir pencere kovuğunda ayaküstü ya da giden bir arabada yazılmıştı ... Bu gizli kâğıttan ruhuma tarifsiz bir korku, bir telaş, bir dehşet soğuk soğuk vuruyordu ... ve yine de ... yine de mutluydum: bana yazmıştı, henüz ölmem gerekmiyordu, ona yardım edebilirdim ... belki ... edebilirdim ... ah, en çılgın varsayımların ve umutların içinde büsbütün yitip gittim ... O küçük kâğıdı yüzlerce, binlerce kez okudum, öptüm ... unutulmuş, gözden kaçmış bir sözcük var mı diye altını üstüne getirdim ... düşlerim gitgide derinleşti, gitgide karmakarışık oldu, gözleri açık uyuyan birinin fantastik hali ... bir tür felç, uykuyla uyanıklık arasında bambaşka, donuk ama yine de kıpırtılı bir şey, belki çeyrek saatler, belki saatler sürdü ...
Birden irkildim ... Kapı çalınmamış mıydı? ... Nefesimi tuttum ... bir dakika, iki dakika kıpırtısız bir sessizlik ... Ve sonra yine usulca, bir farenin kemirmesi gibi, hafif ama telaşlı bir tıkırtı ... Hâlâ sersemlemiş halde sıçradım, kapıyı açtım -- dışarıda boy duruyordu, onun boy'u, hani şu vaktiyle ağzını yumruğumla parçaladığım ... esmer yüzü kül rengiydi, şaşkın bakışı felaket haber veriyordu ... Hemen içime bir dehşet düştü ... «Ne ... ne oldu?» diye ancak kekeleyebildim. «Come quickly», dedi ... başka bir şey demedi ... hemen merdivenlerden aşağı koştum, o da ardımdan ... Bir sado, şu küçük arabalardan biri, hazır bekliyordu, bindik ... «Ne oldu?» diye sordum ona ... Titreyerek bana baktı ve dudaklarını sımsıkı kapayıp sustu ... Bir daha sordum -- sustu da sustu ... En çok da yüzüne yine yumruğumla vurmak istedim, ama ... işte ona olan o köpeksi sadakati yüreğimi yumuşattı ... bir daha sormadım ... Arabacık o curcunanın arasından öyle telaşla koşturuyordu ki insanlar sövüp sayarak iki yana kaçışıyordu; sahildeki Avrupa mahallesinden aşağı şehre, oradan daha ileri, daha ileri Çin mahallesinin haykıran uğultusuna daldı ... Sonunda dar bir sokağa girdik, bir kenarda, ücra bir yerdeydi ... alçak bir evin önünde durdu ... Pis ve kendi içine büzülmüş gibiydi, önünde içyağı mumuyla aydınlanan küçük bir dükkân ... afyon evlerinin ya da kerhanelerin gizlendiği şu izbelerden biri, bir hırsız ini ya da bir çalıntı mal mahzeni ... Boy aceleyle kapıyı çaldı ... Kapı aralığının ardından bir ses tısladı, sorup sorup durdu ... Daha fazla dayanamadım, oturduğum yerden fırladım, aralık kapıyı itip açtım ... yaşlı bir Çinli kadın küçük bir çığlıkla geri kaçtı ... arkamdan boy geldi, beni koridordan geçirdi ... başka bir kapıyı açtı ... ispirto ve pıhtılaşmış kan kokan karanlık bir odaya açılan başka bir kapıyı ... İçeride bir şey inliyordu ... el yordamıyla ilerledim ...»
* * * * *
Ses yine kesildi. Ve ardından dökülenler konuşmaktan çok bir hıçkırıktı.
«Ben ... el yordamıyla ilerledim ... ve orada ... orada pis bir hasırın üstünde ... acıdan iki büklüm ... inleyen bir insan parçası ... orada o yatıyordu ...
Karanlıkta yüzünü göremiyordum ... Gözlerim daha alışmamıştı ... bu yüzden yalnızca el yordamıyla dokundum ... eli ... sıcak ... yakıcı sıcak ... ateş, yüksek ateş ... ve ürperdim ... her şeyi anında anladım ... benden kaçıp buraya sığınmıştı ... yalnızca burada daha çok suskunluk umduğu için, pis bir Çinli kadına kendini sakatlatmıştı ... bana güvenmektense, şeytansı bir cadıya kendini öldürtmüştü ... yalnızca ben, o deli ben ... onun gururunu esirgemediğim, ona hemen yardım etmediğim için ... çünkü ölümden, benden korktuğundan daha az korkuyordu ...
Işık diye bağırdım. Boy fırladı: o iğrenç Çinli kadın titreyen elleriyle isli bir gaz lambası getirdi ... o sarı alçağın gırtlağına sarılmamak için kendimi zor tuttum ... lambayı masanın üstüne koydular ... ışık sarı ve parlak, işkence görmüş bedenin üstüne düştü ... Ve birden ... birden her şey çekildi benden, bütün o donukluk, bütün o öfke, yığılıp kalmış tutkunun bütün o kirli irini ... artık yalnızca hekimdim, yardım eden, sezen, bilen bir insan ... kendimi unutmuştum ... uyanık, berrak duyularımla o korkunç şeye karşı savaşıyordum ... Düşlerimde arzuladığım o çıplak bedeni artık yalnızca ... nasıl desem ... bir madde, bir organizma olarak duyumsuyordum ... artık onu değil, yalnızca ölüme karşı direnen yaşamı, öldürücü acıyla kıvranan insanı duyumsuyordum ... Kanı, onun sıcak, kutsal kanı ellerimi sırılsıklam ediyordu, ama onu ne şehvetle ne dehşetle duydum ... yalnızca hekimdim ... yalnızca acıyı görüyordum ... ve gördüm ...
Ve hemen gördüm ki bir mucize olmazsa her şey yitirilmişti ... o suçlu, beceriksiz elin altında yaralanmış, yarı yarıya kanı akıp gitmişti ... ve bu pis kokulu inde kanı durduracak hiçbir şeyim yoktu, temiz su bile ... dokunduğum her şey pislikten kaskatıydı ...
«Hemen hastaneye gitmeliyiz,» dedim. Ama daha söyler söylemez, işkence görmüş beden kasılarak doğruldu. «Hayır ... hayır ... ölmek daha iyi ... kimse öğrenmesin ... kimse öğrenmesin ... eve ... eve ...»
Anladım ... artık yalnızca sır için, onuru için savaşıyordu ... yaşamı için değil ... Ve -- boyun eğdim ... Boy bir tahtırevan getirdi ... onu içine yatırdık ... ve böyle ... çoktan bir ceset gibi, mecalsiz ve ateşler içinde ... onu gecenin içinden taşıdık ... eve ... soru soran, ürkmüş hizmetkârları savuşturarak ... hırsızlar gibi onu odasına taşıdık ve kapıları kilitledik ... Ve sonra ... sonra savaş başladı, ölüme karşı o uzun savaş ...»
* * * * *
Birden bir el koluma öyle bir yapıştı ki korku ve acıyla neredeyse haykıracaktım. Karanlıkta yüzü bir anda çarpık bir suratı andırırcasına yanı başımdaydı; dişlerinin akını gördüm, ansızın patlayan bir öfkeyle nasıl sırıttığını, gözlüklerinin camlarının ay ışığının soluk yansımasında iki kocaman kedi gözü gibi parıldadığını gördüm. Ve artık konuşmuyordu -- haykırıyordu, uluyan bir öfkeyle sarsılarak:
«Biliyor musunuz siz, ey yabancı