Saaf

Bölüm 12

Bölüm 12

Siz, şurada bir şezlongda öylece, gevşekçe oturan, dünyayı gezip tozan bir seyyah, bir insanın ölmesi nasıldır, bilir misiniz? Hiç bir ölümün başında bulundunuz mu, gördünüz mü bedenin nasıl kasılıp büküldüğünü, morarmış tırnakların boşluğu nasıl tırmaladığını, boğazın nasıl hırıldadığını, her uzvun nasıl direndiğini, her parmağın o dehşete karşı nasıl gerildiğini, ve gözün, hiçbir sözcüğün anlatamayacağı bir korkuyla nasıl faltaşı gibi açıldığını? Bunu hiç yaşadınız mı, sizi aylak, sizi dünya gezgini, yardım etmekten bir görevmiş gibi söz eden sizi? Ben bunu doktor olarak çok gördüm, gördüm onu... klinik bir vaka olarak, bir olgu olarak... deyim yerindeyse onu inceledim -- ama onu yaşadım, ancak bir kez yaşadım, birlikte yaşadım, birlikte öldüm, ancak o gece... o korkunç gecede, oturup beynimi paralayarak bir şey bilmeye, bir şey bulmaya, akan ve akan ve akan o kana karşı, onu gözlerimin önünde yakıp kavuran o ateşe karşı bir şey icat etmeye çalıştığım gecede... gitgide yaklaşan ve yatağın başından bir türlü uzaklaştıramadığım o ölüme karşı. Doktor olmanın ne demek olduğunu anlıyor musunuz; bütün hastalıklara karşı her şeyi bilmek -- sizin o bilgece dediğiniz gibi, yardım etme görevini taşımak -- ama yine de ölmekte olan birinin başında çaresiz oturmak, bilmek ama hiçbir güce sahip olmamak... yalnızca şunu, şu dehşet verici şeyi bilmek: bedenindeki her damarı yarıp açmak isteseniz de yardım edemeyeceğinizi... sevilen bir bedenin acılar içinde kıvranarak, zavallıca kan kaybından eriyip gidişini görmek, hem çırpınan hem de aynı anda sönen bir nabzı yoklamak... parmaklarınızın altından akıp giden bir nabzı... Doktor olup da hiçbir şey bilmemek, hiçbir, hiçbir, hiçbir şey... yalnızca orada oturup kilisedeki büzüşmüş bir kocakarı gibi bir dua geveleyip, sonra yine var olmadığını bildiğiniz zavallı bir Tanrı'ya karşı yumruklarınızı sıkmak... Bunu anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz bunu?... Ben... ben yalnızca bir şeyi anlamıyorum: böyle anlarda insan onunla birlikte ölmemeyi nasıl... nasıl başarıyor... ertesi sabah uykudan kalkıp dişlerini fırçalamayı ve boynuna bir kravat bağlamayı nasıl başarıyor... benim hissettiğimi yaşadıktan sonra insan nasıl yaşamaya devam edebiliyor; o soluğun, uğruna boğuştuğum, savaştığım, ruhumun bütün gücüyle tutmak istediğim o ilk insanın... elimin altından nasıl kayıp gittiğini... bir yerlere, gitgide hızlanarak, dakika dakika kayıp gittiğini, ve benim ateşler içindeki beynimde bu insanı, bu bir tek insanı tutabilmek için hiçbir şey bilmediğimi...

Üstelik, azabımı şeytanca ikiye katlamak istercesine, bir de şu vardı... Onun yatağının başında otururken -- acılarını dindirmek için ona morfin vermiştim, ve onu yatarken görüyordum, yanakları al al, ateşli ve solgun -- evet... ben öyle otururken, sırtımda durmadan üstüme dikili iki gözün korkunç bir gerilim ifadesiyle baktığını duyumsuyordum... Boy orada yere büzülmüş oturuyor, alçak sesle bir şeyler, dualar mırıldanıyordu... Bakışım onunkiyle karşılaştığında... hayır, bunu anlatamam... o köpeksi bakışına öyle yalvaran, öyle... öyle minnettar bir şey geliyordu ki, aynı anda ellerini bana doğru kaldırıyordu, sanki onu kurtarmam için bana yalvarıyormuş gibi... anlıyor musunuz: bana, bana kaldırıyordu ellerini, bir Tanrı'ya kaldırır gibi... bana... her şeyin yitmiş olduğunu bilen o çaresiz zavallıya... burada yerde kıpırdanan bir karınca kadar gereksiz olduğumu bilen bana... Ah, o bakış, beni nasıl da kıvrandırıyordu, sanatıma duyulan o fanatik, o hayvani umut... ona bağırabilir, tekme atabilirdim, öyle acı veriyordu ki bana... ama yine de, ikimizin ona duyduğumuz sevgiyle... o sırla birbirimize nasıl bağlı olduğumuzu duyumsuyordum... Pusuya yatmış bir hayvan, donuk bir yumak gibi tam arkamda büzülüp oturuyordu... bir şey ister istemez, çıplak, sessiz tabanlarının üstünde fırlayıp ayağa kalkıyor ve onu titreyerek... umut dolu uzatıyordu, sanki yardım buydu... kurtuluş buydu... Biliyorum, ona yardım etmek için damarlarını keserdi... işte böyle bir kadındı, insanlar üzerinde böyle bir gücü vardı... ve ben... benim bir damla kanı bile kurtaracak gücüm yoktu... Ah, o gece, o korkunç gece, yaşamla ölüm arasındaki o sonsuz gece!

Sabaha karşı bir kez daha uyandı... gözlerini açtı... artık o gözler kibirli ve soğuk değildi... odayı, sanki yabancıymış gibi tarayıp gezdiklerinde, içlerinde nemli bir ateş parıldıyordu... Sonra bana baktı: düşünüyor, yüzümü anımsamaya çalışıyor gibiydi... ve birden... gördüm bunu... anımsadı... çünkü bir tür ürküntü, bir savunma... bir şey... düşmanca, dehşete kapılmış bir şey gerdi yüzünü... kollarını oynatıp duruyordu, sanki kaçmak istiyormuş gibi... uzağa, uzağa, benden uzağa... gördüm, onu düşünüyordu... o günkü o anı... Ama sonra bir kendine geliş oldu... bana daha sakin baktı, güçlükle soluk alıyordu... hissettim, konuşmak, bir şey söylemek istiyordu... Eller yeniden gerilmeye başladı... doğrulmak istedi, ama çok güçsüzdü... Onu yatıştırdım, üzerine eğildim... işte o zaman bana uzun, ıstıraplı bir bakışla baktı... dudakları hafifçe kıpırdadı... söylediği, sönüp giden son bir sesten ibaretti...

»Kimse öğrenmeyecek mi?... Hiç kimse?«

»Hiç kimse,« dedim inandırıcı olabilmenin bütün gücüyle, »size söz veriyorum.«

Ama gözü hâlâ tedirgindi... Ateşli dudaklarıyla, son derece belirsiz, sözcükleri güçlükle çıkardı.

»Yemin edin bana... kimse öğrenmeyecek... yemin edin.«

Yemin eder gibi parmaklarımı kaldırdım. Bana baktı... bir... tarif edilemez bir bakışla... yumuşaktı o bakış, sıcaktı, minnettardı... evet, gerçekten, gerçekten minnettardı... Bir şey daha söylemek istedi, ama buna gücü yetmedi. Uzun süre öyle yattı, bu çabadan bitkin düşmüş, gözleri kapalı. Sonra o korkunç şey başladı... o dehşet... tam bir ağır saat boyunca daha savaştı: ancak sabaha karşı her şey sona erdi...«

* * * * *

Uzun süre sustu. Bunu, orta güverteden gelen çanın sessizliği delip vurmasına dek fark etmedim; bir, iki, üç sert vuruş -- saat üç. Ay ışığı sönükleşmişti, ama başka bir sarı aydınlık çoktan havada belirsizce titreşiyor, ara sıra hafif bir meltem gibi rüzgâr esip geçiyordu. Yarım saat, bir saat daha, sonra gündüz olacak, bu dehşet berrak ışıkta silinip gidecekti. Gölgeler artık köşemize o denli yoğun ve kara düşmediğinden, yüz hatlarını şimdi daha belirgin görüyordum -- kasketini çıkarmıştı, ve o parlak kafatasının altında ıstıraplı yüzü daha da ürkütücü görünüyordu. Ama parıldayan gözlük camları çoktan yeniden bana dönmüştü; kendini toparladı, ve sesinde alaycı, keskin bir ton vardı.

»Onun için artık her şey bitmişti -- ama benim için değil. Cesetle yalnız kalmıştım -- ama yabancı bir evde yalnız, hiçbir sırrı hoş görmeyen bir kentte yalnız, ve ben... benim bu sırrı saklamam gerekiyordu... Evet, bir düşünün şu durumu bütünüyle: sömürgenin en seçkin çevresinden bir kadın, hem de tertemiz sağlıklı, daha bir akşam önce hükümet balosunda dans etmiş olan bir kadın, birdenbire yatağında ölü yatıyor... yanında, sözde uşağının çağırdığı yabancı bir doktor var... evde hiç kimse onun ne zaman ve nereden geldiğini görmemiş... onu gece bir tahtırevanla içeri taşımışlar, sonra kapıları kapamışlar... ve sabah olunca ölü... ancak o zaman hizmetkârlar çağrılmış, ve birden ev çığlıklarla çınlıyor... bir anda komşular, bütün kent öğreniyor... ve ortada bütün bunları açıklaması gereken bir tek kişi var... ben, o yabancı insan, ücra bir istasyondan gelen doktor... Sevindirici bir durum, öyle değil mi?...

Beni neyin beklediğini biliyordum. Bereket versin Boy yanımdaydı, gözlerimden her işareti okuyan o yiğit oğlan -- o sarı, donuk hayvan bile burada daha verilecek bir savaş olduğunu anlamıştı. Ben...