Sahaf

Bölüm 13

Bölüm 13

... ona yalnızca şunu söylemiştim: »Hanım, olanları kimsenin öğrenmemesini istiyor.« Bana o köpeksi yaş, ama yine de kararlı bakışıyla gözlerimin içine baktı: »Yes, Sir,« başka bir şey demedi. Ama yerdeki kan izlerini sildi, her şeyi en iyi düzene soktu -- ve işte onun bu kararlılığı, benimkini bana geri verdi.

Hayatımda hiç, bunu biliyorum, böylesine bir araya toplanmış bir enerjiye sahip olmadım, bir daha da olmayacağım. İnsan her şeyini yitirdiğinde, geriye kalan son şey için bir çaresiz gibi çarpışır -- ve geriye kalan o son şey, onun bana bıraktığı vasiyetti, yani o sırdı. İnsanları tam bir dinginlikle karşıladım, hepsine aynı uydurma hikâyeyi anlattım: kadının doktor çağırtmak için yolladığı boy'un yolda beni rastlantıyla bulduğunu. Ama görünüşte sakin sakin konuşurken, bekliyordum ... hep o belirleyici anı bekliyordum ... onu tabuta koyup sırrını da onunla birlikte kapatabilmemizden önce gelmesi gereken ölü muayene memurunu ... Unutmayın, perşembeydi, ve cumartesi günü kocası geliyordu ...

Saat dokuzda nihayet resmî tabibin geldiğinin bildirildiğini duydum. Onu ben çağırtmıştım -- rütbece üstümdü ve aynı zamanda rakibimdi; hani kadının vaktiyle öyle küçümseyerek sözünü ettiği, benim tayin isteğimi de anlaşılan çoktan öğrenmiş olan o doktor. İlk bakışında sezdim bile: bana düşmandı. Ama işte tam da bu, gücümü gerip topladı.

Daha bekleme odasındayken sormaya başladı: »Bayan ... -- adını söyledi -- ne zaman öldü?«

»Sabah altıda.«

»Size ne zaman haber yolladı?«

»Akşam on birde.«

»Onun doktorunun ben olduğumu biliyor muydunuz?«

»Evet, ama acele gerekiyordu ... hem sonra ... merhume açıkça beni istemişti. Başka bir doktorun çağrılmasını yasaklamıştı.«

Bana dik dik baktı: solgun, biraz yağ bağlamış yüzüne bir kızıllık hücum etti, içerlediğini sezdim. Ama bana gereken de tam buydu -- bütün enerjim hızlı bir karara doğru üşüşüyordu, çünkü sinirlerimin buna daha uzun süre dayanamayacağını hissediyordum. Düşmanca bir şey söyleyecek oldu, sonra umursamaz bir tavırla şöyle dedi: »Madem bensiz de yapabileceğinizi düşünüyorsunuz, yine de ölümü ve ... nasıl gerçekleştiğini saptamak benim resmî görevim.«

Karşılık vermedim, önden geçmesine izin verdim. Sonra geri çekildim, kapıyı kapadım ve anahtarı masanın üstüne bıraktım. Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı:

»Bu ne demek oluyor?«

Sakin sakin karşısına dikildim:

»Burada söz konusu olan, ölüm nedenini saptamak değil -- bir başkasını bulmak. Bu kadın beni, başarısız bir müdahalenin ... sonuçları yüzünden kendisini tedavi etmem için çağırmıştı ... onu artık kurtaramadım, ama şerefini kurtaracağıma söz verdim, ve bunu yapacağım. Sizden de bana yardım etmenizi rica ediyorum!«

Gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. »Yoksa,« diye kekeledi sonra, »ben, resmî tabip, burada bir suçu örtbas edeyim mi demek istiyorsunuz?«

»Evet, bunu istiyorum, bunu istemek zorundayım.«

»Sizin suçunuz için ben ...«

»Size bu kadına dokunmadığımı söyledim, yoksa ... yoksa şimdi karşınızda durmuyor olurdum, çoktan kendi işimi bitirmiş olurdum. O, suçunun -- siz öyle adlandırmak istiyorsanız -- bedelini ödedi, dünyanın bundan haberi olmasına gerek yok. Ve bu kadının şerefinin şimdi bir de gereksiz yere kirletilmesine asla izin vermeyeceğim.«

Kararlı tavrım onu büsbütün kışkırttı. »İzin vermeyecekmişsiniz ... demek öyle ... peki, ne de olsa siz benim üstümsünüz ... ya da en azından öyle olduğunuza şimdiden inanıyorsunuz ... Hadi, bana emir vermeyi bir deneyin bakalım ... daha baştan düşünmüştüm ben, sizi o köşenizden çağırttıklarına göre işin içinde kirli bir şey var diye ... ne temiz bir hekimliğe başlıyorsunuz böyle, ne temiz bir ilk iş ... Ama artık ben muayene edeceğim, ben, ve emin olabilirsiniz ki altında benim adımın bulunduğu bir tutanak doğru olacaktır. Ben yalana imza atmam.«

Son derece sakindim.

»Evet -- bu sefer atacaksınız işte. Çünkü ondan önce bu odadan çıkamayacaksınız.«

Bunu derken elimi cebime attım -- oysa tabancam yanımda değildi. Ama o irkildi. Ona doğru bir adım attım ve gözlerinin içine baktım.

»Dinleyin, size bir şey söyleyeceğim ... iş çığırından çıkmasın diye. Kendi canıma değer vermiyorum ... bir başkasınınkine de hiç -- ben artık öyle bir yere geldim ki ... tek umursadığım, bu ölümün nasıl gerçekleştiğinin gizli kalacağına dair verdiğim sözü tutmak ... Dinleyin: size şeref sözü veriyorum, eğer bu kadının ... işte bir kaza sonucu öldüğüne dair belgeyi imzalarsanız, daha bu hafta dolmadan kenti ve Hindistan'ı terk edeceğim ... isterseniz, tabut toprağa girer girmez ve artık kimsenin ... anlıyorsunuz: hiç kimsenin -- bir daha soruşturma yapamayacağından emin olur olmaz, tabancamı alıp kendimi vuracağım. Bu size herhâlde yeter -- bu size yetmek zorunda

Sesimde tehditkâr, tehlikeli bir şey olmalıydı, çünkü elimde olmadan yaklaşınca, gözleri faltaşı gibi açılmış bir dehşetle geri çekildi; tıpkı ... işte insanların, elinde sallanan krisiyle çılgınca üzerlerine koşan amok koşucusundan kaçtıkları gibi ... Ve birdenbire bambaşka biri oldu ... bir tuhaf büzülmüş, felç olmuş gibi ... o sert duruşu çöktü. Son, upuzun, yumuşacık bir direnişle mırıldandı: »Hayatımda ilk kez sahte bir belge imzalamış olacağım ... her neyse, elbet bir biçimi bulunur ... insan neler olup bittiğini bilir nihayetinde ... Ama öyle hemencecik kabul edemezdim ki ...«

»Elbette edemezdiniz,« diye yardım ettim ona, pekiştirmek için -- (>Çabuk! sadece çabuk!< diye atıyordu şakaklarımda) -- »ama artık, yalnızca yaşayan birini gücendirdiğinizi, oysa bir ölüye korkunç bir şey yapmış olacağınızı bildiğinize göre, herhâlde duraksamazsınız.«

Başını salladı. Masaya yaklaştık. Birkaç dakika sonra rapor hazırdı (sonradan gazetede de yayımlanan ve inandırıcı bir biçimde bir kalp durması betimleyen rapor). Sonra ayağa kalktı, bana baktı:

»Daha bu hafta yola çıkıyorsunuz, değil mi?«

»Şeref sözüm.«

Bana yeniden baktı. Sert, işine bağlı görünmek istediğini fark ettim. »Hemen bir tabut ayarlarım,« dedi, sıkılganlığını örtmek için. Ama içimde beni öyle ... öyle korkunç ... öyle azap içinde bırakan şey neydi -- birdenbire elini bana uzattı ve onu, içinden fışkıran bir candanlıkla sıktı. »İyi atlatın bunu,« dedi -- neyi kastettiğini bilmiyordum. Hasta mıydım? Yoksa ... çıldırmış mıydım? Onu kapıya kadar geçirdim, kapıyı açtım -- ama arkasından kapıyı kapayan, son gücüm oldu. Sonra o tıkırtı yine şakaklarıma geldi, her şey sallanıyor, dönüyordu: ve tam onun yatağının önünde yığıldım ... tıpkı ... tıpkı amok koşucusunun, koşusunun sonunda paramparça sinirleriyle anlamsızca yere yığılışı gibi.«

*   *   *   *   *

Yine sustu. Bir tuhaf ürperdim: bu, şimdi gemiyi hafifçe uğuldayarak yalayıp geçen sabah rüzgârının ilk ürpertisi miydi yoksa? Ama o azaplı yüz -- artık şafağın yansımasıyla yarı yarıya aydınlanmış -- yeniden gerilip kasıldı:

»Hasırın üstünde ne kadar öyle yattım, bilmiyorum. Derken bir şey bana dokundu. Yerimden fırladım. Boy'du bu; o el pençe divan duruşuyla çekingence önümde durmuş, tedirgin tedirgin gözlerimin içine bakıyordu.

»İçeri girmek isteyen biri var ... onu görmek istiyor ...«

»Kimse giremez.«

»Evet ... ama ...«

Gözleri korkuyla doluydu. Bir şey söylemek istedi, ama yine de cesaret edemedi. O sadık hayvan, bir biçimde azap çekiyordu.

»Kim o?«

Bir darbe yer korkusuyla titreyerek bana baktı. Ve sonra söyledi -- hiçbir ad anmadı ... böyle aşağı bir yaratıkta birdenbire bunca seziş nereden gelir, kimi saniyelerde tarifsiz bir incelik nasıl olur da böylesi büsbütün donuk insanlara can verir? ... sonra