Sahaf

Bölüm 4

Dördüncü Bölüm

...kendimi bu pislik yuvasına sattığım o gün ...

Üstelik: pek de öyle gönüllü olmadı bu iş. Almanya'da okumuştum, gerçek bir hekim, hatta iyi bir doktor olmuştum, Leipzig Kliniği'nde bir görevle de; o zamanlar, tıp dergilerinin çoktan unutulmuş bir cildinin bir yerinde, ilk kez benim uyguladığım yeni bir enjeksiyondan büyük bir gürültüyle söz etmişlerdi. Derken bir kadın hikâyesi çıktı, hastanede tanıştığım bir kadın: sevgilisini öyle çıldırtmıştı ki adam onu tabancayla vurmuştu, çok geçmeden ben de onun kadar çılgına dönmüştüm. Öyle kibirli ve soğuk olma tarzı vardı ki beni çileden çıkarıyordu - beni hep buyurgan, küstah kadınlar avucunun içine almıştır, ama bu kadın beni öyle bir büktü ki kemiklerim çatırdadı. Ne istediyse yaptım, ben - eh, neden söylemeyeyim, sekiz yıl oldu - onun için hastane kasasına el attım, ve iş açığa çıkınca kıyamet koptu. Bir amcam açığı yine de kapattı, ama kariyerim bitmişti. Tam o sıralarda duydum ki, Hollanda hükümeti sömürgeler için doktor arıyor ve peşin para veriyormuş. Eh, hemen aklıma geldi ki, uğruna peşin para verilen şeyin temiz bir iş olması gerek; biliyordum ki bu humma plantasyonlarında mezar haçları bizimkinden üç kat hızlı bitiyor, ama insan gençken, hummanın da ölümün de hep başkalarının üzerine atladığına inanır. Eh, fazla seçeneğim yoktu, Rotterdam'a gittim, on yıllığına imza attım, oldukça hoş bir tomar banknot aldım, yarısını memlekete amcama yolladım, öteki yarısını da oradaki liman mahallesinde bir kadın benden sızdırdı; sırf o lanet olası dişi kediye öyle benzediği için her şeyimi koparıp aldı benden. Parasız, saatsiz, hayalsiz, böylece yelken açtım Avrupa'dan, ve limandan süzülüp çıkarken pek de üzgün değildim. Sonra işte sizin gibi, herkesin oturduğu gibi güvertede oturdum ve Güney Haçı'nı, palmiyeleri seyrettim, içim açıldı - ah, ormanlar, yalnızlık, sessizlik, diye hayal kuruyordum! Eh - yalnızlığa gelince ondan payıma fazlasıyla düştü. Beni Batavia'ya ya da Surabaya'ya, insanların, kulüplerin, golfün, kitapların ve gazetelerin olduğu bir kente değil de - eh, adın bir önemi yok ya - en yakın kente iki günlük yoldaki bölge istasyonlarından birine yerleştirdiler. Birkaç sıkıcı, kurumuş memur, birkaç melez, bütün arkadaş çevrem buydu, yoksa enine boyuna yalnızca orman, plantasyonlar, çalılık ve bataklık.

Başlangıçta yine de katlanılırdı. Türlü çalışmalar yürüttüm; bir keresinde, vali yardımcısı teftiş gezisinde otomobiliyle devrilip bacağını paramparça ettiğinde, yardımcısız bir ameliyat yaptım, çok konuşuldu bu; yerlilerin zehirlerini ve silahlarını topladım, kendimi uyanık tutmak için yüzlerce ufak şeyle uğraştım. Ama bütün bunlar ancak Avrupa'dan gelen güç içimde hâlâ işlediği sürece sürdü: sonra kuruyup kaldım. O birkaç Avrupalı beni sıkıyordu, görüşmeyi kestim, içip kendi içime hayaller kurdum. Topu topu iki yılım kalmıştı, sonra emekli maaşımla özgürdüm, Avrupa'ya dönebilir, bir kez daha bir hayata başlayabilirdim. Aslında beklemekten, kıpırdamadan yatıp beklemekten başka bir şey yaptığım yoktu. Ve bugün hâlâ öyle otururdum, eğer o ... eğer bu şey gelmemiş olsaydı.«

*   *   *   *   *

Karanlıktaki ses durdu. Pipo da artık için için yanmıyordu. Öyle bir sessizlik vardı ki, birdenbire omurgaya çarpıp köpüren suyu ve makinenin uzaktan gelen boğuk kalp atışını yeniden duydum. Bir sigara yakmak isterdim, ama kibritin keskin parıltısından ve bunun onun yüzünde yaratacağı yansımadan ürktüm. Sustu da sustu. Bitirmiş miydi, sayıklıyor muydu, uyuyor muydu, bilmiyordum; suskunluğu öyle ölü gibiydi.

Derken gemi çanı düz, güçlü bir kez vurdu: saat bir. İrkildi: camın şıngırtısını yeniden duydum. Belli ki eli viskiye doğru el yordamıyla indi. Bir yudum hafifçe lıkırdadı - sonra birden ses yeniden başladı, ama şimdi sanki daha gergin, daha tutkulu.

»Evet işte ... durun ... evet işte, şöyleydi. Yukarıda, o lanet yuvamda oturuyorum, aylardır ağındaki örümcek gibi kıpırtısız oturuyorum. Tam yağmur mevsiminin ardındaydı, haftalar haftalarca çatıya şıpırdamıştı yağmur, kimse gelmemişti, tek bir Avrupalı bile; her gün, her gün evdeki sarı kadınlarımla ve iyi viskimle oturup durmuştum. O sıralarda tam anlamıyla »down«dım, tam anlamıyla Avrupa hastasıydım: aydınlık caddeleri ve beyaz kadınları anlatan herhangi bir roman okusam parmaklarım titremeye başlardı. Bu hali size tam olarak anlatamam, bir tür tropik hastalıktır, insanı kimi zaman yakalayan öfkeli, hummalı ve yine de güçten yoksun bir özlem. İşte öyle oturuyordum o gün, sanırım bir atlasın başında, ve kendime yolculuklar düşlüyordum. Derken kapı telaşla vuruluyor, boy dışarıda duruyor ve kadınlardan biri de; ikisinin de gözleri şaşkınlıktan faltaşı gibi açılmış. Kocaman el kol hareketleri yapıyorlar: bir hanım gelmiş, bir Lady, beyaz bir kadın.

İrkilip ayağa fırlıyorum. Ne bir araba sesi duydum, ne bir otomobil. Beyaz bir kadın, bu vahşi ıssızlıkta?

Merdivenden inmek istiyorum, ama yine de kendimi geri çekiyorum. Aynaya bir bakış, telaşla biraz üstümü başımı düzeltiyorum. Sinirliyim, huzursuzum, nahoş bir önseziyle bir tür eziyet içindeyim, çünkü dünyada dostluğundan ötürü bana gelecek tek bir kişi tanımıyorum. Sonunda aşağı iniyorum.

Holde hanım bekliyor ve telaşla bana doğru geliyor. Kalın bir otomobil tülü yüzünü örtüyor. Onu selamlamak istiyorum, ama çabucak sözümü ağzımdan alıyor. »İyi günler, Doktor,« dedi İngilizce, akıcı (biraz fazla kolay akan ve sanki önceden ezberlenmiş gibi) bir tavırla. »Böyle apansız üstünüze geldiğim için bağışlayın. Ama tam istasyondaydık, arabamız şurada duruyor« - neden eve kadar gelmiyor ki, diye şimşek gibi geçiyor aklımdan - »derken hatırladım ki siz burada oturuyorsunuz. Sizden öyle çok söz edildiğini duydum ki; vali yardımcısıyla gerçek bir büyü yaptınız, bacağı yeniden kusursuz, allright, eskisi gibi golf oynuyor. Ah, evet, aşağıda bizim oralarda herkes hâlâ bundan söz ediyor; bize gelseniz aksi suratlı Surgeon'umuzu ve öteki ikisini de seve seve verirdik. Hem zaten, neden hiç görünmüyorsunuz aşağıda, tıpkı bir yogi gibi yaşıyorsunuz ...«

Ve böyle devam ediyor gevezeliğine, telaşla, gittikçe daha telaşlı, bana tek söz söyleme fırsatı bile vermeden. Bu boşboğaz gevezelikte sinirli ve dağınık bir şeyler var, ben de bundan huzursuzlanıyorum. Neden bu kadar çok konuşuyor, diye soruyorum içimden, neden kendini tanıtmıyor, neden tülünü çıkarmıyor? Hummalanmış mı? Hasta mı? Çıldırmış mı? Gittikçe daha çok sinirleniyorum, çünkü onun şakırdayan gevezeliğine boğulmuş halde böyle dilsiz önünde dikilmenin gülünçlüğünü duyuyorum. Sonunda biraz duraklıyor, ben de onu yukarı buyur edebiliyorum. Boya geride kalmasını işaret ediyor ve önümden merdiveni çıkıyor.

»Burası ne hoş,« diyor, odamda çevreye bakınarak. »Ah, şu güzel kitaplar! hepsini okumak isterdim!« Rafa yaklaşıp kitap başlıklarını süzüyor. Karşısına çıktığımdan beri ilk kez bir dakikalığına susuyor.

»Size bir çay ikram edebilir miyim?« diye sordum.

Dönüp bakmıyor, yalnızca kitap başlıklarına bakıyor. »Hayır, teşekkürler, Doktor ... hemen yola koyulmalıyız ...: pek vaktim yok ... küçük bir gezintiydi yalnızca ... Ah, Flaubert de varmış sizde, onu öyle severim ki ... harika, gerçekten harika, >_Education sentimentale_< ... görüyorum ki Fransızca da okuyorsunuz ... Neler de biliyorsunuz! ... evet, Almanlar, okulda her şeyi öğrenir ... Gerçekten muhteşem, bu kadar çok dil k