Bölüm 7
Bölüm 7
»Açık kartlarla oynayalım. Ben bir tüccar değilim ... Romeo ve Juliet'teki, corrupted gold uğruna zehrini satan o zavallı eczacı da değilim ... belki de bir tüccarın tam tersiyim ... bu yoldan dileğinizin yerine geldiğini göremeyeceksiniz.«
»Demek yapmak istemiyorsunuz?«
»Para için değil.«
Bir saniyeliğine aramızda tam bir sessizlik oldu. Öyle bir sessizlik ki, onun nefes alışını ilk kez duydum.
»Peki başka ne isteyebilirsiniz ki?«
Artık kendimi tutamadım.
»Önce sizden ... benimle bir bakkalla konuşur gibi değil, bir insanla konuşur gibi konuşmanızı istiyorum. Yardıma ihtiyacınız olduğunda ... hemen o utanç verici paranızla gelmemenizi ... rica etmenizi istiyorum ... benden, insan olandan, size, insan olana, yardım etmesini rica etmenizi ... Ben yalnızca bir doktor değilim, yalnızca muayene saatlerim yok ... başka saatlerim de var ... belki de böyle bir saate denk geldiniz ...«
Bir an susuyor. Sonra dudağı hafifçe büzülüyor, titriyor ve hızla şöyle diyor:
»Yani sizden rica etsem ... o zaman yapar mıydınız?«
»Yine bir alışveriş yapmak istiyorsunuz -- ancak ben söz verirsem rica edeceksiniz. Önce rica etmelisiniz -- sonra size cevap vereceğim.«
Başını dik bir at gibi yukarı atıyor. Öfkeyle bana bakıyor.
»Hayır, -- sizden rica etmeyeceğim. Mahvolmayı yeğlerim!«
İşte o zaman öfke sardı beni, o kızıl, o anlamsız öfke.
»Madem rica etmek istemiyorsunuz, o halde talep edeceğim. Sanırım açıkça söylememe gerek yok -- sizden ne istediğimi biliyorsunuz. O zaman -- o zaman size yardım edeceğim.«
Bir an bana dik dik baktı. Sonra -- ah, ne kadar korkunçtu, söyleyemem, söyleyemiyorum -- sonra yüz hatları gerildi ve sonra ... sonra birden güldü ... yüzüme anlatılmaz bir aşağılamayla güldü ... beni toza çeviren ... ve aynı anda beni sarhoş eden bir aşağılamayla ... O kadar ani, o kadar fışkırırcasına, bu aşağılama kahkahası öylesine muazzam bir güçle koparılıp atılmıştı ki ... evet, öyle ki yere yığılıp ayaklarını öpebilirdim. Yalnızca bir saniye sürdü ... bir şimşek gibiydi, ve bütün bedenimde ateş vardı ... işte tam o sırada çoktan dönmüş, telaşla kapıya doğru yürüyordu.
Elimde olmadan ardından gitmek istedim ... özür dilemek ... ona yalvarmak ... gücüm büsbütün kırılmıştı ... işte o sırada bir kez daha döndü ve dedi ... hayır, buyurdu:
»Sakın beni izlemeye ya da peşime düşmeye kalkmayın ... pişman olursunuz.«
Ve kapı arkasından çarparak kapandı bile.«
* * * * *
Yine bir duraksama. Yine bir sessizlik ... Yine yalnızca bu uğultu, sanki ay ışığı akıyormuşçasına. Ve sonra nihayet yine o ses.
»Kapı çarparak kapandı ... ama ben olduğum yerde kıpırdamadan duruyordum ... o buyruğun adeta hipnozuna girmiştim ... merdivenleri inişini, sokak kapısını kapatışını duydum ... her şeyi duydum, ve bütün irademle onun ardından atılıyordu ... onu ... ne bileyim ne için ... geri çağırmak, ya da vurmak, ya da boğmak için ... ama ardından ... ardından ... Ama yine de yapamadım. Uzuvlarım sanki bir elektrik çarpmasıyla felç olmuştu ... az önce vurulmuştum, o bakışın buyurgan şimşeğiyle ta iliklerime kadar vurulmuştum ... Biliyorum, bu açıklanamaz, anlatılamaz ... gülünç gelebilir, ama durdum da durdum ... bir ayağımı yerden sökebilmek için dakikalar gerekti bana, belki beş, belki on dakika ...
Ama bir ayağımı kımıldatır kımıldatmaz çoktan kızışmıştım, çoktan hızlanmıştım ... bir anda merdivenlerden aşağı koştum ... O ancak sokaktan aşağı, sivil istasyona doğru inmiş olabilirdi ... bisikleti almak için kulübeye atılıyorum, anahtarı unuttuğumu görüyorum, bambu çatırdayıp parçalanıncaya dek bölmeyi söküp açıyorum ... ve çoktan bisikletime atlayıp ardından fırlıyorum ... ona ... otomobiline ulaşmadan önce ona yetişmeliyim ... onunla konuşmalıyım ...
Yol yanımdan toz kaldırarak akıp gidiyor ... yukarıda ne kadar uzun süre donup kalmış olduğumu ancak şimdi fark ediyorum ... işte ... istasyonun hemen önündeki ormanın kıvrımında onu görüyorum, sert, dimdik adımlarla telaşla ilerlerken, yanında boy ... Ama o da beni görmüş olmalı, çünkü şimdi boy'la konuşuyor, boy geride kalıyor, o ise tek başına yürümeye devam ediyor ... Ne yapmak istiyor? Neden yalnız kalmak istiyor? ... Benimle, boy duymadan mı konuşmak istiyor? ... Kör bir öfkeyle pedallara asılıyorum ... Derken yandan bir şey aniden yolumun önüne fırlıyor ... boy ... ancak son anda bisikleti yana çekebiliyorum, ve gümbürtüyle yere kapaklanıyorum ...
Sövüp sayarak ayağa kalkıyorum ... elimde olmadan, bu hödüğe bir tane geçirmek için yumruğumu kaldırıyorum, ama o yana sıçrıyor ... Yeniden binmek için bisikletimi kaldırıyorum ... Ama işte o alçak öne atılıyor, bisikleti kavrıyor ve o berbat İngilizcesiyle diyor ki: »You remain here.«
Siz tropiklerde yaşamadınız ... böyle sarı bir alçağın bir beyaz 'Efendi'nin bisikletini kavrayıp ona, 'Efendi'ye, burada kalmasını buyurmasının ne büyük bir küstahlık olduğunu bilemezsiniz. Cevap yerine yumruğumu suratına indiriyorum ... sendeliyor, ama bisikleti sıkı sıkı tutuyor ... gözleri, o dar, korkak gözleri köle korkusuyla faltaşı gibi açılmış ... ama gidona yapışıyor, şeytanca sıkı tutuyor ... »You remain here,« diye bir kez daha kekeliyor. Bereket versin yanımda tabanca yoktu. Yoksa onu oracıkta vururdum. »Çekil, alçak!« demekle yetiniyorum. Büzülüp bana dik dik bakıyor, ama gidonu bırakmıyor. Kafasına bir kez daha vuruyorum, hâlâ bırakmıyor. İşte o zaman öfke kudurttu beni ... onun çoktan gitmiş, belki çoktan kaçıp kurtulmuş olduğunu görüyorum ... ve çenesinin altına tam bir boksör darbesi yapıştırıyorum, öyle ki tepetaklak savruluyor. Şimdi bisikletim yine elimde ... ama tam atlayacakken tekerlek dönmüyor ... o zorlu çekiştirmede tel jant eğrilmiş ... Titreyen ellerimle düzeltmeye çalışıyorum ... Olmuyor ... ben de bisikleti, kanlar içinde kalkıp yana çekilen alçağın yanına, yolun ortasına savuruyorum ... Ve sonra -- hayır, bir Avrupalının, herkesin gözü önünde orada ne kadar gülünç olduğunu hissedemezsiniz ... işte, ne yaptığımı artık bilmiyordum ... tek bir düşüncem vardı: ardından, ona yetişmek ... ve böylece koştum, bir çılgın gibi koştum, kulübelerin önünden geçerek anayol boyunca, sarı ayaktakımının şaşkınlıkla öne üşüşüp bir beyaz adamı, doktoru, koşarken görmek için.
İstasyona sırılsıklam terlemiş halde vardım ... İlk sorum: Otomobil nerede? ... Az önce gitti ... İnsanlar bana şaşkınlıkla bakıyor: ıslak ve kir pas içinde, daha durmadan soruyu haykırarak gelirken onlara bir çılgın gibi görünmüş olmalıyım ... Aşağıda, yolun üzerinde otomobilin beyaz dumanının savrulduğunu görüyorum ... başarmıştı ... onun o katı, acımasızca katı hesabının her şeyi başarmak zorunda olduğu gibi başarmıştı.
Ama kaçmak işine yaramayacak ... Tropiklerde Avrupalılar arasında hiçbir sır kalmaz ... herkes herkesi tanır, her şey bir olaya dönüşür ... Şoförünün hükümet bungalovunun önünde bir saat beklemesi boşuna değil ... birkaç dakika içinde her şeyi öğreniyorum ... Kim olduğunu öğreniyorum ... aşağıda -- yani hükümet kentinde oturduğunu, buradan sekiz saat tren mesafesinde ... bir -- diyelim ki, bir büyük tüccarın karısı olduğunu, delice zengin, soylu, bir İngiliz kadını ... kocasının şu anda beş aydır Amerika'da olduğunu ve onu yanına alıp Avrupa'ya götürmek için bu günlerde geleceğini öğreniyorum ...
O ise -- ve bu düşünce damarlarıma zehir gibi işliyor -- o, en fazla iki ya da üç aydır o durumda olabilir ...«