Bölüm 8
Bölüm 8
* * * * *
»Şimdiye dek size her şeyi anlatabildim ... belki yalnızca şu ana kadar kendimi de anlayabildiğim için ... bir hekim olarak halimin teşhisini hep kendim koyabildiğim için. Ama o andan sonra içimde bir humma gibi bir şey başladı ... kendime hâkim olamaz oldum ... yani, yaptığım her şeyin ne denli anlamsız olduğunu çok iyi biliyordum; ama artık kendi üzerimde hiçbir gücüm yoktu ... kendimi de anlamıyordum artık ... yalnızca hedefimin saplantısı içinde ileriye koşuyordum ... Ama durun ... belki yine de anlatabilirim size ... Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz?«
»Amok mu? ... Sanırım hatırlıyorum ... Malaylarda görülen bir tür sarhoşluk ...«
»Sarhoşluktan fazlasıdır ... bir çılgınlıktır, insandaki bir tür kuduzdur ... başka hiçbir alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamayacak, öldürücü, anlamsız bir monomani nöbeti ... orada bulunduğum süre boyunca kendim de birkaç vakayı inceledim -- insan başkaları söz konusu olunca hep çok akıllı ve çok nesneldir ya -- ama kökenindeki o korkunç sırrı bir türlü açığa çıkaramadan ... Bir biçimde iklimle ilgili bir şey bu, sinirlerin bir gün boşalıvermesine dek üzerlerine bir fırtına gibi çöken o boğucu, sıkışmış havayla ... İşte amok ... evet, amok şöyle bir şeydir: Bir Malay, sıradan, son derece iyi huylu bir adam, içkisini diker içine ... orada öyle oturur, donuk, kayıtsız, bitkin ... tıpkı benim odamda oturduğum gibi ... ve birden ayağa fırlar, hançerini kapar ve sokağa fırlar ... dümdüz koşar, hep yalnızca dümdüz ileriye ... nereye gittiğini bilmeden ... Yoluna çıkan ne varsa, insan ya da hayvan, krisiyle yere serer onu, ve kan sarhoşluğu onu yalnızca daha da kızıştırır ... Koşanın dudaklarında köpük belirir, bir çılgın gibi uluyor ... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, artık ne sağa bakıyor ne sola, yalnızca o tiz çığlığıyla, kanlı krisiyle koşuyor bu korkunç dümdüzlüğün içine ... Köylerdeki insanlar hiçbir gücün bir amok koşucusunu durduramayacağını bilir ... bu yüzden o geldiğinde önceden uyararak bağrışırlar: »Amok! Amok!«, ve herkes kaçışır ... ama o duymadan koşar, görmeden koşar, karşısına çıkanı yere serer ... ta ki onu kuduz bir köpek gibi vurup öldürene dek ya da kendisi köpükler saçarak yığılana dek ...
Bir keresinde bunu gördüm, bungalovumun penceresinden ... korkunçtu ... ama ancak bunu gördüğüm içindir ki o günlerdeki kendimi anlayabiliyorum ... çünkü işte böyle, tam da böyle, dümdüz ileriye dikilmiş o korkunç bakışla, ne sağa ne sola bakarak, bu saplantıyla atıldım ileriye ... o kadının peşinden ... Her şeyi nasıl yaptığımı artık bilmiyorum, öyle çılgın bir koşu içinde, öyle akıl almaz bir hızla geçip gitti her şey ... On dakika, hayır, beş, hayır iki ... bu kadın hakkında her şeyi öğrendikten sonra, adını, evini, yazgısını, çabucak ödünç aldığım bir bisikletle çoktan evime geri koşturuyordum, valize bir takım elbise attım, yanıma para aldım ve bir arabayla tren istasyonuna gittim ... bölge memuruna ayrılışımı bildirmeden gittim ... yerime bir vekil atamadan, evi olduğu gibi açık ve darmadağın bıraktım ... Çevremde hizmetkârlar duruyordu, kadınlar şaşkınlıkla bakıp soruyordu, yanıt vermedim, dönüp bakmadım ... tren istasyonuna gittim ve ilk trenle aşağıya, kente indim ... Bu kadın odama girdikten sonra topu topu bir saat içinde tüm varlığımı arkamda bırakmış ve boşluğun içine amok koşuyordum ...
Dümdüz koştum, kafamı duvara vura vura ... akşam saat altıda varmıştım ... altıyı on geçe onun evindeydim ve geldiğimi bildirttim ... Bu ... anlayacaksınız ... yapabileceğim en anlamsız, en aptalca şeydi ... ama amok koşucusu boş gözlerle koşar ya, nereye koştuğunu görmez ... Birkaç dakika sonra hizmetkâr geri geldi ... kibar ve soğuk ... hanımefendi rahatsızmış, kabul edemezmiş ...
Sendeleyerek kapıdan çıktım ... Bir saat daha evin çevresinde dolandım durdum, belki beni arar diye çılgın bir umuda kapılmış ... sonra ancak sahil otelinde bir oda tuttum, odaya da iki şişe viski ... bunlar ve çift doz Veronal yardımıma yetişti ... sonunda uyuyabildim ... ve bu boğuk, balçık gibi uyku, yaşamla ölüm arasındaki bu koşunun tek molasıydı.«
* * * * *
Gemi çanı çaldı. İki sert, dolgun vuruş, neredeyse kıpırtısız havanın o yumuşak göletinde titreyerek bir süre daha salındı, sonra omurganın altından ve o tutkulu sözlerin arasından inatla akıp giden o hafif, bitmek bilmez uğultunun içinde sönüp gitti. Karanlıkta karşımdaki adam ürkerek irkilmiş olmalıydı, sözü kesildi. Yine elinin şişeye doğru inip yokladığını duydum, yine o hafif lıkırtıyı. Sonra, sanki yatışmış gibi, daha sağlam bir sesle yeniden başladı.
»Bu andan sonraki saatleri size pek anlatamam. Bugün düşünüyorum da, o sırada hummalıydım sanırım, her halükârda çılgınlığın sınırına dayanmış bir tür aşırı gerginlik içindeydim -- size söylediğim gibi, bir amok koşucusu. Ama unutmayın, vardığımda salı gecesiydi, oysa cumartesi -- bunu bu arada öğrenmiştim -- kocası Yokohama'dan P. & O. vapuruyla gelecekti, demek ki yalnızca üç gün kalıyordu, karar ve yardım için topu topu üç gün. Anlıyor musunuz: Ona derhal yardım etmem gerektiğini biliyordum, ama yine de onunla tek bir söz konuşamıyordum. Ve işte tam da bu gereksinim, o gülünç, o kudurmuşçasına davranışımın özrünü dileme gereksinimi, beni daha da öne sürüklüyordu. Her anın ne denli değerli olduğunu biliyordum, onun için bunun bir ölüm kalım meselesi olduğunu biliyordum, ama yine de ona ne bir fısıltıyla ne bir işaretle yaklaşmanın hiçbir yolu yoktu, çünkü onu ürküten zaten peşinden koşuşumun o azgın, o hödükçe haliydi. Tıpkı ... evet, durun ... tıpkı birinin, bir başkasını bir katile karşı uyarmak için peşinden koşması, ötekinin de onu katil sanması ve böylece kendi felaketine doğru koşmayı sürdürmesi gibiydi ... o bende yalnızca, kendisini aşağılamak için peşine düşen amok koşucusunu görüyordu, oysa ben ... işte o korkunç saçmalık buydu ... ben artık onu hiç düşünmüyordum bile ... ben zaten büsbütün yok olmuştum, tek istediğim ona yardım etmek, ona hizmet etmekti ... ona yardım etmek için bir cinayet işlerdim, bir suç işlerdim ... Ama o, o bunu anlamadı. Sabah uyandığımda hemen yine onun evine koştuğumda, boy kapının önünde duruyordu, suratına tokat attığım o aynı boy, ve beni uzaktan görür görmez -- beni bekliyor olmalıydı --, kapıdan içeri süzülüverdi. Belki de bunu yalnızca beni gizlice haber vermek için yaptı ... belki ... ah, bu belirsizlik, şimdi beni nasıl da kıvrandırıyor ... belki de beni kabul etmek için her şey çoktan hazırdı ... ama işte, onu görünce, utancımı anımsayınca, ziyareti bir kez daha yinelemeye cesaret edemeyen yine ben oldum ... Dizlerim titriyordu. Tam eşiğin önünde döndüm ve yine çekip gittim ... çekip gittim, o belki de benzer bir azap içinde beni beklerken.
Artık o yabancı kentte ne yapacağımı bilmiyordum, ökçelerimin altında ateş gibi kavrulan o kentte ... Birden aklıma bir şey geldi, hemen bir araba çağırdım ve Vali Yardımcısı'na gittim, vaktiyle istasyonumda yardım ettiğim o aynı adama, ve geldiğimi bildirttim ... Dış görünüşümde bir şeyler tuhaf olmalıydı, çünkü bana sanki ürkmüş bir bakışla baktı, ve nezaketinde tedirgin bir şey vardı ... belki de bende çoktan amok koşucusunu sezmişti ... Ona kısa ve kararlı bir biçimde, kente naklimi rica ettiğimi söyledim, görev yerimde artık daha fazla var olamayacağımı ... derhal taşınmam gerektiğini ...